Hatimoğulları’ndan İktidara, “Diyalogdan Dönmek İçin Bahane Mi Arıyorsunuz?” Sorusu

Partisinin grup toplantısında yaptığı konuşmada, belediyelere yapılan operasyonlara tepki gösteren DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, iktidara, “Diyalogdan dönmek için bahane mi arıyorsun?” diye sordu.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, partisinin haftalık grup toplantısında açıklamalarda bulundu.

Bugün sabah saatlerinde İstanbul’da belediyelere düzenlenen operasyonlar hakkında konuşan Tülay Hatimoğulları, “Siyasi darbedir. Bir kez daha bir siyasi darbeye uyandık. ‘Kent Uzlaşısı’, birlikte yaşamın formülüdür” dedi. Hatimoğulları, “Biz, Kürt ve Türk kardeş olsun dediğimiz için suç işlemedik. Biz bunu asla kabul etmiyoruz. ‘Kent Uzlaşısı’nı inşa etmeye devam edeceğiz” diye konuştu.

DEM Partili Van Büyükşehir Belediye Başkanı Abdullah Zeydan hakkında verilen 3 yıl 6 ay hapis cezası hakkında konuşan Hatimoğulları, “Bu karar Van halkının iradesini tanımama kararıdır. Van’da tarihi bir başarıya imza atmışız. Bu hhalka verilen cezadır. Bunu asla kabul etmeyiz. Bunun ilk denemesi mazbata verilirken yapılmıştı. Ey iktidar, bu uygulamalarınla diyalogdan dönmek için bahane mi arıyorsun?” diye sordu.

Hatimoğulları’nın konuşmasından öne çıkanlar şöyle: “Acımız gerçekten çok büyük. Acımız o kadar büyük ki kelimelerle tarif edilemez. Ama acıya acı katan şeylerden biri de hala 600 binin üzerinde yurttaşımızın 21 metrekarelik o konteynerlere 2 senedir yaşamlarını sığdırmış olmaları. ‘Depremin yarası sardık’ diyen iktidara sesleniyorum; gidin o konteynerlerin içini görün. O konteynerler iki senede yıpranmış, paramparça olmuş. Bir de düşünün böyle koyneterlerde insanlar yaşamak zorunda. O aileler hayatlarını oralara sığdırmak zorunda kalmış. Sadece 201 bin konut yapılıp teslim edilmiş.

Bunların çoğu da bölgesel ayrımcılık da yaptı bu iktidar. Birçok yerde de hala konut inşaatı başlatmamış bu iktidar. Bunlardan biri Adıyaman ve Malatya’nın bazı yerleri Antakya İskenderun Defne Samandağ ve daha oralara doğru düzgün toplu konut yapılmadı yurttaşla kavga ediyorlar, rezerv alan ilan ediyorlar. Bir gün bu mahallede ilan ederler rezerv alanı, halkın tepkisini görürler, halkın direnişiyle karşılaşırlar, o rezerv alanı taşır başka mahalleye götürürler. Ve 2 senedir rezerv alan ilan ettikleri Hatay’ı Hataylı yurttaşlarımızı böyle oyalıyorlar.

Bu iktidar, eski milletvekillerinin alacağı trafik cezalarını halka ödetmeye çalışıyor. Biz bunu kabul etmiyoruz. Bir milletvekili olarak da kabul etmiyoruz… Suriye’de Alevileri ve Kürtleri yok sayarak bir gelecek kurulamaz. Suriye’nin kuzey ve doğu yönetim bölgesine yönelik sürekli vuracağız diyenlere sesleniyoruz: Bilgisayarda savaş oyunu mu oynuyorsunuz?

Bu çağrı Türkiye’de çatışmalarla şekillenen bir dönemi kapatıp barış ve demokrasi kapısının aralanması için yapıyor. Kazanan sadece Kürt olmayacak 85 milyon olarak herkes kazanacak.100 yıllık Kürt meselesini şiddet ve çatışma düzeninden hukuki bir temele indirmek için hazırlığınız var mı? İktidarı üzerine düşen görevi yerine getirmek için acil çağırıyoruz. Tek taraflı barış olmaz. İktidarın planını açıklaması şarttır. Barıştan korkuyor musunuz? Biz olası bir çağrıdan sonra işimizin kolay olmadığının farkındayız. Biz DEM Parti olarak bu yolda yürümeye hazırız. Çözüm üretmek için bu yola talibiz.”

Tülay Hatimoğulları grup toplantısının ardından gazetecilerin sorularını yanıtladı. Hatimoğulları, Öcalan’ın yapacağı çağrının tarihine ilişkin soruya şu yanıtı verdi: “Çağrının tarihine ilişkin 15 Şubat’ta yapılacağına dair medyada haberler vardı. Ancak 15 Şubat’a yetişmeyebilir bu çağrı.

Çünkü heyetimiz Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne de çeşitli ziyaretler yapacak. Aynı zamanda hem heyetimiz hem parti merkezimiz çeşitli istişareleri devam ettiriyor. Bu istişarelerden çıkacak sonuçlarla birlikte elbette bunlar da Sayın Öcalan’a ulaştırılacak. Tahminimizce bu ay içinde böylesi bir tarihi çağrı gerçekleşebilir.”

Çağrının içeriğine ilişkin sorulan soruya ise Hatimoğulları şu yanıtı verdi: “Çağrı Kürt sorununun bugüne kadar devam eden çatışma ve şiddet yöntemiyle çözülmeyeceğine, bu sürecin hukuk ve siyaset zeminine taşınmasıyla ilgili bir çağrı olacağını düşünüyoruz.”

İktidarın silah bırakmaya yönelik yaptığı açıklamalara ilişkin soruya ise Tülay Hatimoğulları şöyle yanıtladı: “Grup konuşmamızda da ifade ettik. Bugün hem İmralı’dan hem de Türkiye’deki bütün muhalif kesimlerden, toplumsal dinamiklerden, halktan çok önemli bir biçimde bir barışla ilgili bir konsensus oluşmuş durumda.

“İktidar, barış süreciyle ilgili yol haritasını açıklamalı”

Bugün Türkiye’de herkes barıştan yana, yaptığımız bütün görüşmelerde herkes barışın bu ülkede tesis edilmesinden yana mesajını vermiştir. Bu anlamıyla toplum hazır, bu anlamıyla siyaset de hazır, bu anlamıyla muhalefet de hazır, hazır olmayan belli ki iktidar ve biz iktidara çağrımızı buradan yinelemek isteriz; Çözüm ve diyalogla ilgili barış süreciyle ilgili yol haritalarını açıklamalılar.

Sayın Öcalan üzerinde devam eden tecrit kalkmalı ve bugün sabahleyin İstanbul belediyelerine dönük gerçekleşen operasyon, Van Büyükşehir Belediye Eş Başkanımıza verilen cezalar bu diyalog sürecini dinamitlemektedir. Bu nedenle biz çağrımızı buradan iktidara ve devlet aklına bir kez daha yapıyoruz. Barışın ve diyaloğun gelişmesinin önünü açın.”

Paylaşın

Hatimoğulları’ndan İktidara “Çözüm Projen Nedir?” Sorusu

Mersin’de düzenlenen Özgürlük İçin Barış Mitingi’nde konuşan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, “Barış bu kadar konuşulurken ve İmralı’dan gelecek mesaj herkes tarafından büyük bir merak ve heyecanla beklenirken ey iktidar sen ne yapıyorsun? Senin çözüm projen nedir? AKP’nin çözüm projesi nedir?” dedi.

Haber Merkezi / Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, partisinin Mersin’de düzenlediği Özgürlük İçin Barış Mitingi’nde konuştu. Hatimoğulları, konuşmasında şu ifadeleri kullandı:

Bugün İmralı’da Sayın Öcalan ile devam eden görüşmeleri toplumun  tamamı merak ediyor. Bu süreç nereye evrilecek, bu süreç bir çözüm ve barış süreciyle taçlanacak mı? Bütün bu sorular bu alanı dolduran siz değerli halklarımızın merakla beklediği sorulardır. Emin olun ki sadece sizler değil, Türkiye’nin dört bir yanında Türkü, Kürdü, Arabı, Lazı, Çerkesi ezcümle bu ülkede yaşayan bütün halklar, bütün yurttaşlarımız yüzünü gözünü İmralı’ya ve yapılacak açıklamaya dönmüş durumdadır. Ben sözlerime başlarken bu konunun nereye ve nasıl evrilmesi gerektiğini sizlerle paylaşırken ilk olarak Sayın Abdullah Öcalan’ın İmralı görüşme heyetimizle göndermiş olduğu selamlarını sizlere iletiyorum. Sayın Öcalan’ın selamlarını iletiyorum sizlere.

Bize diyorlar ki kayyım atanırken, gözaltı ve tutuklamalar devam ederken bu süreç barışla taçlanır mı? Siz değerli halkımızın en çok sorguladığı soru bu, bunu biliyorum. Burada başta Akdeniz Belediyemiz olmak üzere kayyım atayan zihniyeti barışla eşleştiremeyiz. Kayyım atayan zihniyeti buradan bir kez daha kınıyoruz, kabul etmiyoruz. Bakın bizler belediyelerimizi alnımızın akıyla, siz değerli halkımızın kayyım atanmasına rağmen onurlu dik duruşuyla kazandık.

Akdeniz Belediyesi bu ülkenin nadide belediyelerinden biridir. Akdeniz Çukurova’nın Türkiye’nin nadide kentlerinden birisidir. Siz değerli Kürt halkı 90’lı yıllarda savaşın ve çatışmanın yoğun olarak yaşandığı dönemde oralardan kalkıp buralara göç etmek zorunda kaldınız. Burada sürgüne geldiğiniz memleketi kendi memleketiniz yaptınız. Akdeniz Kürt halkının memleketi oldu, Arap halkı ve Türk halkının olduğu kadar. Ve kayyım atayan bu zihniyet sadece Kürt halkına, Kürdün iradesine kayyım atamadı; Arabın, Türkün ve burada yaşayan bütün halkların ve inançların iradesine kayyım atadılar.

Biz burada Mersin’de, Akdeniz’de bu zulmü bize yaşatanlara bir kez daha diyoruz ki irademizi gasp edemezsiniz. Elinizde koltuk değneği olarak kullandığınız yargıyla belediyemize kayyım atayarak halkın iradesine el koyduğunuzu zannediyorsanız yanılıyorsunuz. Kayyım siyasi darbedir, irade gaspıdır, halk tanımamaktır, seçme ve seçilme hakkını yurttaşın elinden almaktır. Biz bunu dün olduğu gibi bugün de kabul etmiyoruz. Akdeniz halklarındır, Akdeniz bizimdir ve böyle kalmaya devam edecektir.

Türkiye halkları bizlere soruyor, barış nasıl olacak, barışı neden istiyorsunuz diye. Kürt halkı 50 yıldır verdiği mücadelede barış demekten hiç vazgeçmedi. Bizler barışı bugün aklımıza gelerek dillendirmedik. Bizler barış için bu ülkede hep birlikte, Kürt halkıyla beraber, bu ülkede barış isteyen Türk halkıyla beraber, barış isteyen bütün halklarla birlikte DEM Parti’de mücadele ettik. Tarihimiz boyunca ödediğimiz bütün bedellere rağmen, en ağır bedelleri ödememize rağmen bizler barış demekten asla vazgeçmedik.

Türkiye halkları barış olursa nasıl olacak diyor. Biz de bu sorunun yanıtını buradan Mersin ve Çukurova’dan bir kez daha veriyoruz. Biz kadınlar barış istiyoruz. Çünkü biz kadınlar her gün erkekler tarafından işlenen cinayetlerde katledilmek istemiyoruz. Biz kadınlar siyasette özne olduğumuz zaman bizleri katletmelerine göz yumamayız. Biz kadınlar Rojava’da IŞİD zihniyeti ile mücadele ederken oradaki kadınların kazanımlarının yok edilmesini istemiyoruz. Biz kadınlar Tarsus’ta katledilen sevgili Özgecan gibi katledilmek istemiyoruz. O nedenle biz kadınlar barış istiyoruz. Biz kadınlar Jin Jiyan Azadî şiarıyla barış istiyoruz, barış istiyoruz.

Barış mücadelesinin en önemli sembolü bugün bu meydanın en ön saflarında yer alan beyaz tülbentli analar, sizleri saygıyla sevgiyle selamlıyorum. Siz değerli analar ödediğiniz bedellere, çektiğiniz acılara rağmen, yitip giden çocuklarının yasını tutarken beyaz tülbenti başınızdan eksik etmediniz, özgürlük mücadelesini büyüttünüz, barışın sembolü oldunuz. Değerli kadınlar ve değerli halklarımız çocuğunun cenazesi kargo koliyle teslim edilmişti Halise anaya.

Halise Aksoy. Çocuğunun cenazesi kendisine kargo kutusuyla teslim edildiği halde o acıya rağmen barış dedi. O acıya rağmen barış demeye devam etti. Barış için mücadele ederken sevgili Halise anaya 6 yıl 3 ay hapis cezası verdiler. Bizler bunu asla kabul etmiyoruz ve analara sözümüz olsun ki bu topraklarda bugün ya da yarın er ya da geç sizlerin mücadelesini verdiği barışı biz bu coğrafyada inşa edeceğiz. Buradan Halise analarla dayanışmak için sevgili kadınları, hep birlikte alkış ve zılgıtlarımızla büyük bir dayanışmaya çağırıyoruz.

“Kürt sorunu çözülürse işçinin ekmeği büyür”

Bize diyorlar ki neden barış istiyorsunuz. Bu ülkede Kürt sorunu çözülünce bütün sorunlar çözülmüş mü olacak diye bir soruyla çok sık karşılaşıyoruz. Evet Kürt sorunu çözülürse bu ülkede demokrasinin önü açılır, Türkiye demokratikleşir. Kürt sorununun çözümü Türk işçisini neden ilgilendirir biliyor musunuz? Bunu Türk, Arap, Ermeni işçi kardeşlerime özellikle altını çize çize söylemek isteriz. Ey işçi kardeşim Kürt sorunu çözülürse, bu ülkede demokrasinin tesis edilmesi başlarsa senin ekmeğin büyür, İHA’lara, SİHA’lara, özel güvenlik politikalarına, savaşa, mermiye, tanka, topa, askere ayrılan bütçe artık oraya ayrılmayacak. Senin ekmeğinin büyümesi için hep beraber mücadele edeceğiz.

Bizlerin, işçilerin, emekçilerin özellikle terör parantezi içine alarak bugün bir tane eylem, basın açıklaması yapması engelleniyor. İşçilerin grev hakkı engelleniyor. Gerekçe tırnak içinde bütün demokrasi mücadelesini terör parantezine almalarıdır. Buradan en yüksek sesle haykıracağız yaşasın halkların kardeşliği, yaşasın işçilerin birliği. Barış istiyoruz, niye? Göç bitsin diye. Suriye’de savaş başladığı günden bugüne kadar Mersin Adana Antakya Osmaniye ve bütün sınır illerimizde yoğun bir göçün yaşandığını biliyoruz. Göç edenler mutlu değil, topraklarından oldu. Buraya geldiklerinde de yaşadıkları sorunlar çabasıdır. Bizler göç bitsin diye barış diyoruz. Bakın Akdeniz. Akdeniz’in hırçın dalgalarının sesi kulaklarımıza geliyor.

Akdeniz’in dibinde, çocukların ve kadınların cenazeleri, sayısız göçlerin cenazeleri o denizin dibinde. İşte bu ölümler bitsin diye barış istiyoruz. Doğanın hakkı sağlansın diye barış istiyoruz. Kullanılan kimyasal silahlarla sadece insanı katletmiyorlar, kullanılan kimyasal silahlarla doğa da katlediliyor. Bizler doğanın hakkı için de barış istiyoruz. Bütün Türkiye halkları neden barış istediğimizi lütfen can kulağıyla dinlesin ve lütfen Kürt Türk Arap Laz Alevi Sünni Hıristiyan ayırmadan gelin hep beraber büyük barış projesinde el ele verelim ve bu mücadeleyi birlikte yürütelim.

Bizler barış istiyoruz. Barış istiyoruz ki burada şimdi bizleri çeken ve bütün Türkiye ve dünyaya servis eden değerli basın emekçileri katledilmesin, tutuklanmasın diye barış istiyoruz. Biliyorsunuz Nazım Daştan ve Cihan Bilgin İHA ve SİHA’larla katledildiler sınırın öte yanında Rojava’da. Şimdi Aziz Köylüoğlu. O da katledildi yine hava araçlarıyla. Ben Musa Anterlerden Çukurova’nın bisikletli gazetecisi Kadri Bağdu’ya kadar katledilen bütün basın emekçilerini saygıyla anıyorum, saygıyla onların önünde eğiliyorum. Sadece onlar değil aynı zamanda gözaltı ve tutuklamalar devam ediyor.

Jinnews’e, Mezopotamya Ajansı’na burada sayamadığım çok sayıdaki basın emekçisine yönelik gözaltı ve tutuklamalar devam ediyor. Halkayı genişlettiler. Halk TV’ye çekilen operasyonla Suat Toktaş cezaevinde. Bir kez daha diyoruz ki faşizme karşı dışarıda birleşmeliyiz ki içeride, hapishanelerde bir arada olmayalım. Barışa uzattığımız el sadece iktidar ve devlet açısından değil aynı zamanda muhalefet açısından da ne kadar kıymetli. Bir arada ve el ele olmamız ne kadar kıymetli.

Sayın Öcalan içeriden göndermiş olduğu mesajında özellikle muhalefete bu dönemde barışın sesi ve soluğu olması için, barışa dair yapılan çalışmalarda görev ve sorumluluk alması için çok önemli mesajları vardı. Bizler de buradan bu mesajları değerli halklarımıza ve muhalefete bir kez daha iletiyoruz. Sayın Öcalan İmralı’dan çok önemli bir mesaj daha gönderdi. Dedi ki Kürt sorununun çözümü Türkiye’nin  demokratikleşmesinden geçer. Demokratikleşemeyen bir ülke Ortadoğu yangın yerine döndüğü zaman da ne yazık ki olumsuzluklarla karşılaşırız. O nedenle barışın bu öneminin altını ısrarla çizmiştir, demokratikleşmenin bunun yolu olduğunun altını ısrarla çizmiştir.

Değerli Alevi canlarımız bizleri ‘Aleviler barışı konuşuyor’ buluşmalarına davet ettiler. Bu buluşmaları devam ettirecekler. Bizler de gücümüz yettiğince katılacağız ve Alevi canlarımızla barışı konuşacağız. Alevi canlarımıza söylediğimizi burada diğer Alevi canlarımız da duysun diye altını çizerek belirtmek isterim. Bizler eşit yurttaşlık hakkı için mücadele ediyoruz.

Bizler barıştan bahsederken bu ülkede yaşayan bütün farklı halklardan ve inançlardan insanların ortak demokratik bir zeminde yaşamlarından bahsediyoruz. Bu nedenle barış mücadelesine her zamankinden daha çok birlikte sahip çıkmanın tam da zamanıdır. Ben buradan Suriye’de, Hama’da, Humus’ta, Lazkiye’de katledilen bütün Alevi canlarımızı saygıyla anıyorum ve onların yanından olduğumuzu belirtmek istiyorum.

Bizler Türkiye’nin iç barışından bahsederken aynı zamanda Suriye’nin de iç barışından bahsetmeliyiz. Bugün Suriye’de yıllardır devam eden savaşta IŞİD’e, SMO ve onların türemiş olduğu El Nusra, El Kaide gibi örgütlere karşı en güçlü mücadeleyi Rojava’da başta Kürt halkı olmak üzere oradaki halklarımız vermiştir. Rojava’da sahip olunan öz yönetim ve toplumsal sözleşmeyle çok önemli demokratik bir modele imza atılmıştır. Rojava’da neler olduğunu havuz medyasından, yandaş medyadan takip eden değerli yurttaşlarımıza buradan altını çizerek Rojava ne demektir bunu bilince çıkaralım isteriz.

Rojava’da kadınlar ve erkekler eşit bir şekilde siyasette temsil ediliyor. Eş başkanlık ve eşit temsiliyet sistemi var. Rojava’da hangi halktan ve inançtan olursan ol o yönetimlerde yer alabiliyorsun, kendi inancınla ibadetini yapabiliyorsun, hiç kimse sana karışmıyor. Rojava’da seküler kültür vardır, demokrasi vardır, öz yönetim vardır. Şimdi bu dönemde Suriye’deki yeni gelişmeler karşısında Rojava’nın bu huzurunu kaçırmak isteyenler var. Türkiye’de eğitip donattıkları SMO şimdi Tişrin Barajına ve Karakozak Köprüsüne saldırı düzenliyor. Biz burada Tişrin Barajında nöbet tutan değerli halklarımıza, Rojava’daki onurlu direnişe selam ve sevgilerimizi gönderiyoruz.

Yine sıklıkla sorulan bir soru. Bu süreçten çözüm çıkar mı ve bu süreç nasıl ilerleyecek? Bizler barışı evimizde oturarak beklemedik. Hep mücadele ettik. Şimdi Sayın Öcalan’ın girişimi ve yapacağı çağrı ile barışa dair bir yol alınacağını umut ediyoruz. Ama evimizde oturup bekleyerek değil. Biz DEM Parti olarak 42 merkezde halk buluşmaları gerçekleştirdik. 10 günlük zaman diliminde evde oturmak yok, 10 gün boyunca bütün halkımız seferberlik içindeydi. Partimiz seferberlik içindeydi. Mitinglerimizi gerçekleştiriyoruz.

Gördüğünüz gibi bizler barışı evimizde oturarak beklemiyoruz. Bu sürecin barışa evrilmesi için siz değerli halkımızdan en büyük ricamız alanlara, meydanlara çıktığımızda eğer 1 kişi geliyorsak 5 kişi gelelim 10 kişi geliyorsak 20 kişi gelelim, yani barışı demokratik zeminde sahiplenmek ve onu bir oya gibi nakşetmek bizlerin görevi. Sayın Öcalan’ın talebi bu olur zaten, bundan da hiç şüphemiz yok. O yüzden biz bu süreçte kendimize ve Sayın Öcalan’a güveneceğiz ve bu süreci bu şekilde yürüteceğiz.

Biraz önce saymakla bitiremediğim Türkiye’de yaşanan baskılar, barışla bir arada olmaz. Bunu kabul etmemiz mümkün değil. Bir yandan barış diyeceksiniz bir yandan Rojava’yı bombalayacaksınız. Bir yandan barış diyeceksiniz bir yandan kayyım atayacaksınız. Buradan Mersin’den devlet aklına ve hükümete sesleniyoruz. Baskı ve zulümden vazgeçin. Bu görüşmeler tarihi bir öneme sahiptir. Dünya’nın içinden geçtiği karmaşada, Suriye ve Ortadoğu’nun içinden geçtiği karmaşada uzatılmış olan bu barış eli tarihi bir öneme sahiptir. Bizler 21’inci Yüzyılı elbette barışla taçlandırabiliriz.

Sayın Öcalan 12 metrekarelik hücresinde gece gündüz demeden 26 senedir bugünler için çalıştı. Kendisinin en önemli sözü. “Ben çok yoğun bir şekilde çalışıyorum” diyor. “Benim daha rahat çalışabilmem ve herkesle görüşebilmemin olanakları sağlanmalıdır” diyor. Biz de bu talebin arkasındayız. Barış sürecinin daha ciddi bir biçimde konuşulması için Sayın Öcalan üzerindeki tecrit derhal kalkmalıdır.

Tecrit kalkarsa Sayın Öcalan’ın da mesajında ilettiği gibi “Kürt sorununun çatışma zemininden barışçıl, demokratik ve hukuki zemine çekilmesi konusunda çalışmaya hazırım” diyor. Biz onun yürüttüğü bu çalışmada elbette bu çalışmanın önünün açılması için bugün yaptığımız mitingler gibi her yerde çalışmalarımızı sürdüreceğiz. Bu süreç bekleme süreci değil, beklersek onurlu bir barışı elde edemeyiz. Mücadele ettikçe, barış sesi gür çıktıkça biz bu süreci barışa pekala evriltebiliriz. Buradan bir kez daha çağrılarımızı yeniliyoruz, İmralı tecridi kalkmalıdır.

Onun yanı sıra Sayın Öcalan dışarıdan kiminle görüşmek istiyorsa görüşmelerin önü bir an önce açılmalıdır. Devlet aklı ve iktidar yapması gereken en acil işlerden biri budur. Barış bu kadar konuşulurken ve İmralı’dan gelecek mesaj herkes tarafından büyük bir merak ve heyecanla beklenirken ey iktidar sen ne yapıyorsun? Senin çözüm projen nedir? AKP’nin çözüm projesi nedir? Somut olarak güvenilir adımlar atmalarını bekliyoruz. Bunu her fırsatta söyledik ve söylemeye devam edeceğiz. Barışı bizler istiyoruz. Sayın Öcalan tarihi bir çağrıya hazırlanmaktadır ve bunu barış için yapmaktadır. DEM Parti barışı istiyor. Kürt halkı barışı istiyor, Aleviler barışı istiyor, muhalefet barışı istiyor. Ey iktidar sen ne istiyorsun? Bu sorunun yanıtını çık ver.

“Demokratik ve barışçıl bir ülkeyi hep beraber inşa edeceğiz”

Bizler bütün Çukurovalılar olarak bir aradayken Sayın Öcalan’ın selamını sizlere ilettim. Biz buradan İmralı’ya barış adına, özgürlük, eşitlik, adalet adına selam ve sevgilerimizi gönderiyoruz. Bizler barışı havan topuyla katledilen Ceylan Önkol için, yaylım ateşiyle vurulan Uğur Kaymaz için, cenazesi buzdolabında bekletilmek zorunda kalınan Cemile kızımız için, ekmek almaya giderken katledilen Filistinli çocuklar için, İntifada’nın çocukları için, tanklara karşı taşla mücadele eden çocuklar için, kaçırılan, istismar edilen, köle gibi satılan Êzidî kadınlar için, Alevi kadınlar için istiyoruz.

Sevgili Nazım’ın şiirinde resmettiği gibi et yiyemeyen ve bir iskelet gibi işten eve gelmek zorunda kalan çocuklar için istiyoruz. Bizler barışı çocuklarımız için istiyoruz. Burada da bunun sözünü veriyoruz. Çocuklar inanın çocuklar güzel günler göreceğiz çocuklar, güneşli güzel günler göreceğiz, motorları maviliklere süreceğiz, motorları özgürlüklerin maviliklerine süreceğiz. Barışın maviliklerine süreceğiz ve özgür bir ülkeyi, demokratik ve barışçıl bir ülkeyi hep beraber inşa edeceğiz.”

Paylaşın

DEM Parti Eş Genel Başkanı Hatimoğulları, Abdullah Öcalan’ın Mesajını Paylaştı

“Özgürlük İçin Barış” mitinginde konuşan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, “Sayın Öcalan’ın siz değerli halkımıza mesajı şudur; bütün toplumsal dinamikler mutlaka bu sürecin yürütücüsü olmalıdır” dedi.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti), Esenyurt Cumhuriyet Meydanı’nda “Özgürlük İçin Barış” mitingi düzenledi. Mitinge, DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları ve Halkların Demokratik Kongresi (HDK) Eş Sözcüsü Meral Danış Beştaş katıldı.

Mitingde konuşan Hatimoğulları, şunları söyledi: “Merhaba hevalino hûn bi xêr hatin li ser seran li ser çavan hatin. Hoş geldiniz baş göz üstüne geldiniz. Hepinizi saygıyla sevgiyle selamlıyorum.

Bugün Esenyurt’ta İstanbullularla, siz değerli halkımızla, Kürdistan’ın dört bir tarafından buraya göç etmek zorunda kalan, burada yaşamak zorunda kalan siz değerli halkımızla barış için buluştuk, barışın sesini bütün dünyaya duyurmak için buluştuk. Bir kez daha hoş geldiniz. Baş göz üstüne geldiniz. Bugün buraya barış için geldik, ekmeğimizin hakkını savunmak için geldik. Bugün buraya Türkiye’de eseri kalmayan adaleti talep etmeye geldik.

Bugün burada özgürlükleri baskılayan bu iktidara özgürlüklerimizi talep ediyoruz demeye geldik. Biz bugün bu alanda, bu meydanda toplanırken toplanmamızı engellemek için ellerinden geleni yaptılar. Bakın oluşturdukları bu barikatlara, resmen kitlenin içerisinde odacıklar oluşturmuşlar. Bu barikat barışa karşı kurulan bir barikattır. Bizler barışın savunucuları olarak, barış için her türlü bedeli ödeyenler olarak bu barikatları çoktan yıkmışız. Değerli halklarımız, sözlerimin başında bugün neden buradayızı söyledim.

Ekmek için, özgürlük için, adalet için, barış için. 10 yıllardır mücadelemiz bunun için devam ediyor. Ve bu mücadelede şehit düşen bütün yol arkadaşlarımızı, bu mücadele yitirdiğimiz bütün canlarımızı burada bir kez daha saygıyla ve minnetle anıyorum. Ve bu mücadelede gözaltına alınan, tutuklanan, yıllardır hapishanelerde siyasi rehine olarak tutulan bütün yoldaşlarımıza buradan alkış ve zılgıtlarımızla selam ve sevgilerimizle gönderelim hep beraber.

Değerli halklarımız, bu mücadelemiz hapishane duvarlarını, demir parmaklarını yıkmak içindir. Bu mücadelemiz İmralı tecridinin ortadan kalkması içindir. Bu mücadelemiz Figen Yüksekdağların, Selahattin Demirtaşların ve adını sayamadığımız on binlerce yoldaşımızın özgürlüğü içindir. Bizler bu mitingleri, Ortadoğu ve dünyada küresel sistemin kendisini yeniden dizayn ettiği bir dönemde devam eden ölümleri durdurmak için düzenliyoruz. Suriye’de, Lübnan’da, Filistin’de, Irak’ta, Kuzey ve Doğu Suriye’de, Rojava’da, Ortadoğu bölgesinde devam eden savaşı durdurmak için düzenliyoruz.

Bugün Suriye’de rejim değişikliği olduktan sonra Kuzey ve Doğu Suriye’de, Rojava’da binbir mücadele ile oluşan özyönetimin bir statü kazanmasını engellemeye çalışıyorlar. Buradan bir kez daha diyoruz ki Rojava’dan elinizi çekin. Kuzey ve Doğu Suriye’den elinizi çekin. Bırakın Suriye halkları Kürdüyle Türkmeniyle Arabıyla Dürzisiyle Alevisiyle Sünnisiyle özgürce, kendi iradesini ortaya koyabilecek bir demokratik Suriye’yi inşa edebilsin. Elinizi çekin. Elinizi oradaki Kürt halkının üzerinden çekin, elinizi Alevilerin üzerinden çekin. Suriye ve Lazkiye’de gerçekleşen, Hama’da, Humus’ta gerçekleşen Alevi katliamını asla kabul etmiyoruz.

Rojava oluşturduğu özyönetim ile bütün Ortadoğu’ya model olan bir demokratik toplumsal yönetimi sağlamıştır. Rojava’da mevcut olan bütün farklı halklar ve inançlar orada kendilerini temsil etmektedir. Kadınlar, Ortadoğu’nun karanlığında boğulmak istenen kadınlar, Rojava’da eş başkanlık ve eşit temsiliyet ile siyasette, kamusal alanda, toplumsal alanda, yaşamın her alanında kadınlar var. Rojava devrimini kadın devrimi yapan bütün kadınlara binlerce kez selam olsun. Bugün Suriye ‘de Rojava’da Kürt halkının çok önemli bir kazanımı var.

Buradan Rojava’ya dönük mesajımızı çok net olarak veriyoruz. Tişrin Barajı başta olmak üzere Suriye Milli Ordusu ve benzeri çetelerle oraları bombalamak, orada insanları katletmek, barış nöbeti tutan sanatçılara saldırmak kimsenin kabul edeceği bir şey değildir. Demokratik bir Suriye için, demokratik bir anayasaya ihtiyaç var ve bizler bunun için çalışmalıyız. Bu nedenle Rojava’dan elinizi çekin. İstanbul Esenyurt’tan orada özgürlük, barış ve kardeşlik mücadelesi veren, kadın mücadelesini büyüten bütün Rojavalılara selamlarımızı gönderelim hep beraber.

Ülke ağır bir ekonomik krizden geçiyor. Açlık ve yoksulluk diz boyu. Bugün en yoksul kentlerden biri İstanbul’dur, İstanbul’un varoşlarıdır. En pahalı kentlerden biri İstanbul’dur. Ev kirasının, sebzenin, meyvenin en pahalı olduğu yerlerden biri İstanbul’dur. Biz özellikle Türk işçi kardeşlerimize, emeklilere, geçinemeyen, açlıkla yüz yüze kalmış bütün Türk kardeşlerime seslenmek istiyorum. Bakın tekstil atölyelerinde güvencesiz, merdivenaltı çalıştığınız zaman ya da asgari ücret aldığınız zaman hatta asgrari ücretin altında bir ücretle çalıştığınız zaman orada ayrımcılık yoktur işçi sınıfı içinde.

İşçi sınıfını Türk Kürt diye ayırmıyorlar. Hepsini aynı şekilde eziyorlar, sömürüyorlar. Bu kapitalist sistem halkları ayırmadan sömürüyor. Ama gelin görün ki ben ekmeğimin hakkının peşinde gideceğim dediğinizde, ben grev yapacağım dediğinizde hemen size bir terörist yaftası yapıştırılıyor. Bugün sendikaların grev halkları ellerinden alınmıştır. Niye, terör adı altında açmış oldukları kocaman bir parantez yüzünden. Burada Kürt işçi ile Türk işçinin yanyana gelmesini engelliyorlar. Bizler bizi bu şekilde bölmek isteyenlere karşı hep birlikte, işçiler ve emekçiler olarak yaşasın halkların kardeşliği, işçilerin birliği diyelim mi alkış ve zılgıtlarımızla?

İmralı görüşmelerini bu meydanı dolduran siz değerli halklarımız çok merak ediyorsunuz. Bunu iyi biliyoruz. Ama şundan emin olun ki Türkiye’de yaşayan bütün yurttaşlarımız şu an İmralı’daki görüşmelerin nasıl geçtiğini ve nasıl sonuçlanacağını dört gözle izlemektedir, merak etmektedir. Öncelikle şunu söylemeliyim. Sayın Abdullah Öcalan’ın sağlık durumu oldukça iyi ve sizlere selamlarını getirdim.

Selamlarını iletiyorum size. Sayın Öcalan’ın siz değerli halkımıza verdiği mesajı şudur. Türkiye’yi demokratikleştirdikçe Kürt sorunu barışçıl ve demokratik yöntemlerle çözülecektir demiştir. Barışın toplumsallaşması için sadece iktidar sadece DEM Parti değil Türkiye’deki bütün siyasi partiler, bütün muhalefet partileri, bütün kurumlar, bütün toplumsal dinamikler mutlaka ve mutlaka bu sürecin bir parçası olmalıdır, yürütücüsü olmalıdır. Yürütücüsü olmalıdır ki kalıcı bir barışı hep beraber sağlayalım.

Kanın her yerde aktığı bir dönemde barışa her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Türkiye oldukça karanlık bir dönemden geçiyor. Bir yandan savaş ve çatışmalar öte yandan özgürlüklerin kısıtlanması. Bakın kendi belediyeniz ve burada halkın ortak iradesiyle seçilmiş olan değerli Ahmet Özer şu an cezaevinde ve Esenyurt’a kayyım atandı. Bununla kalınmadı, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı hakkında açmış oldukları davalarla onu mahkeme koridorlarına göndemeye çalıştılar.

Bu bir irade gaspıdır. Bunu asla kabul etmiyoruz. HDP’nin belediyelerinde geçmiş dönemde iki kez şimdi de DEM Parti’nin belediyelerine kayyım atıyorlar. Bir yandan barış diyorlar öte yandan kayyım atıyorlar. Bunun kabul edebilir miyiz değerli halklarımız? Siirt’te yine kayyım atandı. Biraz önce kayyım atanmış belediyeleri değerli yoldaşım tek tek saydı. Bizler bir ellerinde sopa bir ellerinde havuçla barışın olamayacağını haykırmak istiyoruz. Biz çok istiyoruz DEM Parti olarak, Kürt halkı barışı istiyor, Türkiyen’in bütün demokrasi güçleri barışı istiyor. Bir yandan barış diyeceksiniz sonra kayyım atayacaksınız.

Bir yandan barış diyeceksiniz diğer yandan şu arkada gördüğümüz barikatları barışın mitinginin içine kuracaksanız. Bunu kabul etmek mümkün değildir. Bir yandan barış diyecekseniz öte yandan gazetecileri tutuklayacaksınız, bir yandan barış diyecekseniz öte yandan gazetecileri İHA ve SİHA’yla vuracaksınız. Bir yandan barış diyeceksiniz bir yandan Rojava’ya bombalar yağdıracak, İHA ve SİHA’larla suikastler düzenleyeceksiniz. Değerli halkımıza sormak istiyorum böyle bir barış olur mu? Umuyorum ki Saray bizi izliyor, iktidar bizi takip ediyor. Halkın duygu ve düşüncesini, siyasini görüşünü, toplumsal duruşunu görüyordur.

“Barışı biz kendi ellerimizle getireceğiz”

Bizlere çok önemli bir görev düşüyor. Barışı biz kendi ellerimizle getireceğiz. Mücadele ederek onurlu bir barışı ve demokratik çözümü hep beraber kazanacağız. İşte burada yaptığımız miting gibi Mersin’de de Amed’de de mitinglerimizi gerçekleştireceğiz. Sadece bu mu, hayır değil. Türkiye’de muhalefeti, herkesi, her kurumu tek tek dolaşacağız. İl il çalışma yapacağız barış için. Buradan bütün il ve ilçe örgütlerimize ve değerli halklarımıza elbette çok önemil görev ve sorumluluk düşmektedir.

Bizler 10 Şubat’a kadar 42 merkezde halk toplantıları yapacağız. Bu halk toplantılarında onurlu bir barışın nasıl tesis edilebileceğini hep birlikte konuşacağız. İmralı görüşmelerinin bilgisini siz değerli halkımızla paylaşacağız. İstanbul’da da 3 bölgede bu toplantılarımız gerçekleşecek. Bizim bu çalışmadaki en büyük amacımız, evimizde oturarak barışın gelmeyeceğini bildiğimiz için barış mücadelemizi daha çok büyütmek için yollara koyulduk.

Nasılsa barış olacak, nasılsa çözüm var deyip sizden ricam hiç kimse evinde oturmasın. Barışa bu kadar yaklaştığımız bir dönemde barışı dört elle tutabilmek için yapmamız gereken şey daha çok çalışmaktır. Alanlara mitinglere gelirken 3 kişi geliyorken 10 kişi gelmektir. Alanlara yüzbinleri doldurmaktır. Newroz için şimdiden büyük bir hazırlığın içine girmektir. Gençleri kadınları örgütlemektir. Ancak bizler bu şekilde barışa kavuşabiliriz.

Biliyorum hepinizin kafasında çokça soru var. Nasıl olacak bu süreç diye. Şu bilinmeli ki bizler İmralı’dan gelen mesajları çok iyi okuyoruz. İmralı’dan gelen mesaj çok net, Türkiye demokratikleşmelidir. İran demokratikleşmelidir. Aksine bölgede nelerin yaşandığını herkes görüyor. Ve Öcalan diyor ki Türkiye kendi halkıyla ve iç iradesiyle iç barışını sağlamalıdır.

Ben buraya gelmeden önce Türkiye Barışını Arıyor Konferansının kitapçığına göz gezdirdim. Vedat Türkali ta o zamanlarda ne demiş biliyor musunuz? Vedat Türkali Türkiye Barışını Arıyor Konferansında demiş ki bizler eskiden barış konferanslarını Brüksel’de Londra’da yapardık ama şimdi Ankara’da Amed’te yapabiliyorsak barışa bir adım daha yaklaştığımız içindir. Sayın Öcalan da bunu söylüyor. Diyor ki barışı Ankara’da İstanbulda Esenyurt’ta konuşmalıyız, barışı Amed’te konuşmalıyız, Amed’te. Buradan iktidara çağrımızdır.

Buradan iktidara çağrımızdır. Barışın üzerinde bu kadar gölge oluşturamazsınız. Barışın üzerinde bu kadar baskı oluşturamazsınız. Sayın Öcalan bir adım attı, DEM Parti bir diyalog ve müzakere partisi olarak üzerine düşeni yapmaya hazır olduğunu söyledi. Biz Türkiye’nin dört bir yanında Kürdistan’ın bütün illerinde kapı kapı gezip barışı anlatıyoruz, anlatmaya devam edeceğiz. Ama devlete ve iktidara düşen görev konusunda henüz onlar somut bir adım atmış değiller.

Acilen atılması gereken adımlar vardır. Bunun başında Sayın Öcalan üzerinde devam eden tecridin kalkması ve Sayın Öcalan’ın barış için daha çok çalışması için olanaklarının genişletilmesi ve koşullarının iyileştirilmesidir. İkinci önemli talebimiz güven arttırıcı somut adımların atılmasıdır. Bu adımlar atılırsa o zaman barışa olan inancımız artar. Ama kayyımlar, gözaltı ve tutuklamalar devam ederse değerli halklarımızın barışa olan inancını kaybetmesini sağlarsınız. Umarız bugün Esenyurt’tan bu mesajı bu iktidar alır.

Sayın Öcalan’ın mesajını ve selamlarını ilettik size. Buradan Esenyurt’tan bizler de İmralı’ya alkış ve zılgıtlarımızla selamlarımızı gönderelim. Ölen gençler, çocuklar bizim, ölen kadınlar biziz, katledilmek istenen insanlık biziz, katledilmek istenen diller bizim dillerimizdir, Kürtçe, Türkçe Arapça ve sayamadığım bütün diller hepsi bizim.  Bu memlekette yakılan yıkılan her karış toprak bizim, hepimizin. İşte bizler ortak yaşam, ortak mücadele için, barışı tesis etmek için mücadelemizi olanca gücümüzle devam ettireceğiz.

Kadınlara seslenerek konuşmamı tamamlayacağım. Sevgili kadınlar yaşamın her yerinde bizler katlediliyoruz. Cinayetlerde katlediliyoruz, kadın siyasetçiler olarak katlediliyoruz, Rojava’da mücadele eden kadınlar olarak katlediliyoruz, beyaz tülbentlerimizle barış istediğimiz için hapsediliyoruz, katlediliyoruz. Bizler barışa olan inancımızla hep beraber Jin Jiyan Azadî diyelim. Sizlere sözümüz olsun ki barış annelerinin bize söylediği gibi asla ve asla başımızı öne eğdirecek hiçbir adım atmayacağız. Siz değerli halkımızın iradesi ile onurlu bir barışı hep beraber inşa edeceğiz. Yolumuz açık olsun. Serkeftin, berkeftin, serkeftin.”

Paylaşın

DEM Parti: Onurlu Olmayan Bir Barışı Kürt Halkı Kabul Etmez

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tulay Hatımoğulları, “Kürt halkı politik bir halktır, örgütlü bir halktır ve “kandırılma” kelimesini kabul etmeyen bir halktır. Bugün onurlu olmayan bir barışı, Kürt halkının onurunu ve haklarını öngörmeyen bir barışı DEM Parti de Kürt halkının bizatihi kendisi de kabul etmez. DEM Parti kabul etse de Kürt halkı kabul etmez” dedi.

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanları Tulay Hatımoğulları ve Tuncer Bakırhan, aralarında Demokratik Alevi Dernekleri (DAD), Pir Sultan Abdal Kültür Derneği, Alevi Kültür Dernekleri, Hacı Bektaş Veli Anadolu Kültür Vakfı, Türkiye Alevi Federasyonu, Alevi Bektaşi Federasyonu ve Avrupa Alevi Birlikleri Konfederasyonunun bulunduğu Alevi kurumlarının İstanbul’da düzenlediği “Aleviler Barışı Konuşuyor” adlı panele katıldı. Panelin açılışında konuşan Hatimoğulları ve Bakırhan, şunları söyledi:

Hatimoğulları: “Hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum. Ortadoğu ve Türkiye’de devam eden savaş, çatışmalar ve çözüm önerileri noktasında ve Türkiye’deki kimi gelişmeleri paylaşmak ve değerlendirmek üzere bugün Alevi canlarla bir aradayız. Alevilerin barışı konuşması çok önemli. Bu topraklarda geniş bir nüfusa sahip olan Alevi canlarla Türkiye ve Ortadoğu’yu konuşmak oldukça önemlidir. Suriye’ye de değineceğiz. Suriye’de çok önemli gelişmeler oluyor. Sizler de takip ediyorsunuz. Özellikle rejim değişikliğinden sonra yönetime gelen HTŞ tarafından Alevilere, Hıristiyanlara ve Dürzilere dönük katliamlar gerçekleşti.

Burada bulunan kurumların Suriye’deki Alevi canlarla dayanışma içinde olduğunu, bununla ilgili çok çalışma yürüttüğünü, hem Türkiye’deki hem Avrupa’daki canlarımızın bu konuda çok ciddi çalışmalar yürüttüğünü de biliyoruz. Alevi inancı için, Arap Alevileri için çok önemli bir değer olan El Xasidi’nin türbesi yakıldı Suriye’de. En son bir akademisyen kadının kaçırıldığı, hatta kimi haberlere göre katledildiği bilgisi geldi. Birçok Alevi şeyhinin katledildiğini biliyoruz. Hem Türkiye’deki hem Avrupa’daki canlar olarak, Suriye’de yaşanan bu katliamlara, savaş ve çatışmalara karşı yürüttüğümüz çalışmaları daha ileri taşımak, güçlendirmek ve Suriye’deki Alevi canlarımızın sesi olmak hepimiz açısından oldukça önemli. Bu konuda da çalışmalarımızı sizinle beraber sürdüreceğiz.

Değineceğim konulardan biri de Bahçeli’nin girişimiyle birlikte Kürt sorununun çözümüne dair oluşan umutlar. Kürt sorunu, 40 yılı aşkındır Türkiye’de Kürt halkının verdiği özgürlük mücadelesiyle birlikte önemli bir konu başlığı, çok önemli bir sorun oldu. Kürt halkının hem Türkiye’de hem Suriye ve İran’da verdiği özgürlük ve kimlik mücadelesi çok önemli ve anlamlı. Artık sadece bu bölgenin ve ülkenin gündemi değil, artık bütün dünyanın gündemi.

Kuzey ve Doğu Suriye’de yaşayan Kürt halkının oluşturmuş olduğu öz yönetim bugün bölgenin ihtiyacı olan ve biraz önce bahsettiğimiz katliamları bitirecek anlayışın ta kendisidir. Suriye’deki Kürtler, bütün Ortadoğu’da en seküler yapıyı, farklı halkların ve inançların bir arada yaşamasını savunan ve bunun anayasal güvence altına alınmasını sağlayan bir yapıyı oluşturmuştur. Özellikle geri plana itilmek istenen, hele de HTŞ yönetimiyle beraber neredeyse yok sayılan kadınların siyasetteki ve toplumdaki temsiliyetinde önemli bir taşıyıcı olmuş, bu konuda önemli bir model sağlamıştır. Eş başkanlık ve eşit temsiliyet her bakımdan önemli ve anlamlıdır.

Biz burada iç barışımızı konuşurken bunun, yanı başımızdaki Suriye’den bağımsız olmadığını, çok ciddi bir kader ortaklığı olduğunu biliyoruz. Bizler, DEM Parti olarak, hep şu noktada durduk: Umuda ve barışa dair en ufak bir umut varsa, bir kapı aralanıyorsa, biz o kapıyı ardına kadar demokrasiye güçleriyle ve muhalif olan bütün kesimlerle açalım istiyoruz. Birlikte örelim, örgütleyelim istiyoruz. Benden sonra konuşacak olan Eş Genel Başkanımız Sayın Tuncer Bakırhan Kürt sorununa bu dönemde nasıl yaklaştığımızı, barışla ilgili ne düşündüğümüzü daha detaylı ifade edecek.

Değerli canlar, bu iktidarın her şeyi kendine yontmaya çalışabileceğinin, bu rejimin kendini tahkim etmek için her yol ve yönteme başvurabileceğinin DEM Parti olarak farkındayız. Kürt halkı politik bir halktır, örgütlü bir halktır ve ‘kandırılma’ kelimesini kabul etmeyen bir halktır. Bugün onurlu olmayan bir barışı, Kürt halkının onurunu ve haklarını öngörmeyen bir barışı DEM Parti de Kürt halkının bizatihi kendisi de kabul etmez. DEM Parti kabul etse de Kürt halkı kabul etmez. İmralı görüşmelerinin devam ettiği bu süreçte, özellikle ikinci görüşmede Sayın Abdullah Öcalan şunu çok net ifade etti.

Muhalefetin olmadığı bir barış olmaz. Muhalefet yoksa bu iktidar her şeyi kendine yontar. ‘Demokratik zeminde bir barışın üzerinde çalışıyorum’ dedi. Dört saate yakın süren görüşmede, ‘Demokratik bir barış zemininin sadece Kürt sorununu çözmek için değil, bu ülkede tarih boyunca yaşanmış Alevi sorununu çözmek, eşit yurttaşlık hakkı temelinde bütün farklı halkların ve inançların temsil edilmesini sağlamak için çalışıyorum. Bunun sözde değil özde gerçekleşmesi ve demokratik bir anayasayla güvence altına alınması için çalışıyorum” dedi. Bunu da siz canlarımızla özel olarak paylaşmayı önemli buluyoruz.

Nasıl bir barış? Kafamızdaki soru işaretleriyle birlikte bunları çok detaylı konuşacağız. Ben sözlerime son verirken şunları belirtmek isterim. Barışa her şeyden fazla ihtiyacımız var. Halk TV’ye yönelik son operasyonda Fuat Toktaş’ın tutuklanırken, şu anda İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu mahkemede ifade verirken, Kartalkaya yangınını konuşmak isteyen basının sansürlenirken ve insanlar can pazarındayken barışa her zamankinden daha fazla ihtiyaç duyulması, içinde bulunduğumuz tabloyu açıkça gösteriyor.

İşsizliğin, yoksulluğun, açlığın, geçinememenin ve barınamamanın arttığı bir dönemde barışı her zamankinden daha fazla konuşmaya ihtiyacımız var. Siyasal İslam çizgisinin bölgede kökleşmeye çalıştığı bir dönemde, başta Alevi canlar olmak üzere bu coğrafyada yaşayan bütün halkların ve inançların daha fazla barışa ihtiyacı var. Hep birlikte toplumsallaştırmayı başarırsak ve sahiplenirsek barış olur.

Biz bu toplantıyı çok önemsedik. Alevi canlarımızla demokratik bir Türkiye tahayyülümüzü, özgürlükçü ve seküler bir Türkiye tahayyülümüzü, kadın özgürlükçü bir Türkiye tahayyülümüzü gerçekleştirmek için bu toplantıyı gerçekleştiriyoruz. Kayyımcı anlayışa karşı güçlendirilmiş yerel yönetimler anlayışının güçlenmesi için biz bu toplantımızı gerçekleştireceğiz. Emeği geçen bütün canlarımıza çok teşekkür ederim. Hepinizi saygıyla ve sevgiyle selamlıyorum.”

Hepimizin eşit haklara sahip olduğu bir Türkiye mücadelesi yürütüyoruz

Bakırhan: “Hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum. Evet, Hızır günlerindeyiz. Tutulan oruçları Hak kabul etsin. Çok zor günlerdeyiz. Bu zor günlerde Hızır hepimizin yar ve yardımcısı olsun. Tülay Başkan söyledi; örgütlü olmayanın kaybettiği, katledildiği, canına ve malına el konulduğu bir dünyada yaşıyoruz. Bunun en son örneklerinden biri de Suriye’de yaşanıyor. Kendi halinde inancını yerine getiren; barışçıl, demokratik, kimsenin hakkına ve hukukuna karışmayan Alevi halkı Suriye’de çok zor günler yaşıyor.

Gün yok ki Aleviler katledilmiyor, kaçırılmıyor. Gün yok ki Alevi yurttaşlarımızın canına ve malına el konulmuyor. Biz bunu kınıyoruz. Bunun karşısında durmaya devam edeceğiz. Örgütlenmenin, ortak mücadele zeminini büyütmenin ne kadar önemli olduğunu bu yaşananlardan dersler çıkararak anlamış olduk. Bu organizasyonu düzenleyen çok değerli kurumlarımıza teşekkürlerimi iletmek istiyorum. 1 Ekim’den itibaren Türkiye, çok yeni bir gündemi tartışıyor.

Peki, gerçek, konuşulan ve yorumlanan gibi midir? Buna çok katılamayacağım. Tam da o gündemi tartışmak için buradayız. Aleviler bu tartışma gündeminin neresindedir? Bu tartışma gündeminin bir sürece evrilmesi halinde Aleviler kaybeden mi olacak, kazanan mı olacak? Bu tartışma gündeminde Aleviler nerede duruyor? Bu gündemde sadece Kürtlerin demokratik hakları mı tartışılıyor, sadece Kürtler mi gündem? Sadece Kürtlerle mi bir diyalog kuruluyor? Bu soruların tamamına cevaplar vereceğiz.

Biz ortak mücadele zeminiyiz. Biz, yüzyıl boyunca inkar edilen, asimile edilen, reddedilen, Kürtlerin ve Alevilerin, diğer etnik ve inanç gruplarının, emekçilerin ortak mücadele zeminiyiz. Biz, demokrasi talebi olan bütün toplulukların eviyiz. Biz, sadece Kürt değiliz; sadece Kürt coğrafyasındaki sorunları gündemine alan, diğerine gözünü kapatan, müdahale etmeyen, yüreğinde hissetmeyen bir parti değiliz. Nasıl ki Kürtler 100 yıldır inkar ediliyor, reddediliyor, asimile ediliyor; aynı şeyi Aleviler de yaşıyor. Hepimizin yaşadığı bu sorunlar karşısında ortak mücadele etmeyişimiz bu inkarı, bu reddi, bu asimilasyonu giderek büyütüyor, yıllara yayıyor. Dolayısıyla ortak mücadele zemininin ne kadar anlamlı ve önemli olduğunu anlatmaya gerek yok.

Bu süreç sadece Kürt’ü gündemine alan, Kürt’ün hakkını tartışan bir süreç değil. Biz eşit yurttaşlık derken, sadece Kürtlere eşit yurttaşlık demiyoruz. Sayın Öcalan’ın da son iki görüşmede en çok üzerinde durduğu mesele eşit yurttaşlıktır. Sayın Öcalan, ‘Kürt’e eşit yurttaşlık ama Aleviler reddedilsin’ demiyor. ‘Ezilenler ve emekçiler alın terinin hakkını almasın’ demiyor. ‘Kürt’e eşit haklar ama kadınlar katledilsin, demokrasiyi arayanlar cezaevine gönderilsin’ demiyor. Onun için Alevi canların bu sürece sahip çıkması önemlidir.

Tartışılan sadece Kürtler olmadığı için, eşit yurttaşlığın gerçekleşmesi halinde Alevilerin de eşit yurttaşlık hakları tanınacaktır. Bu nedenle Alevi yurttaşlarımızın bu sürece aktif şekilde katılması gerekiyor. Yazılanlar, çizilenler, yorumlar gerçeği yansıtmıyor.

Kürtler kimseyle oturup onun ikbali için bir anlaşma ve ittifak içinde değil. Kürtler Türkiye’nin demokratikleşmesi için bir diyalog ve müzakere zemini aramaya çalışıyor. Bu İmralı’da da böyledir, DEM Parti’de de böyledir. Bizi yalnız Kürtlerle sınırlayanlar bizi tanımıyor. Biz Maraş’taki, Sivas’taki Aleviyiz, Hacıbektaş’ta yaşayan Alevilerin kendisiyiz. Bizim yaşadığımız, maruz kaldığımız bütün baskıları Hacıbektaş’takiler de yaşıyor. Dolayısıyla eşit yurttaşlık hakkını doğru anlamalıyız. Eşit yurttaşlık Alevileri, Kürtleri, emekçileri, kadınları kapsayan, hakkını hukukunu alamayanların mücadelesini kapsayan ortak talebimizdir.

Dolayısıyla bu süreç yürüyecekse, çözüme evrilecekse emin olun ki Kürt ne aldıysa Alevi de onu alacak. ‘Kürt haklarına evet ama Alevi bizi ilgilendirmez’ demeyeceğiz. Böyle bir dünya yok. Bizim zeminimiz öyle bir zemin değil. Bizim zeminimizin kendisi Alevi zeminidir. Aleviler partimizin temel direklerinden biridir. Alevileri öteleyen, görmeyen bir DEM Parti olamaz; bir çözüm, tartışma süreci olamaz. Kaygılarınızı anlıyorum. Dışarıdaki yalan ve yanlış tartışmaların Alevi toplumunu negatif etkilediğini çok iyi biliyorum. Kimse kimseden bir şey kaçırmıyor. Demokratik bir Türkiye, laik ve seküler bir Türkiye; hepimizin eşit haklara sahip olduğu bir Türkiye mücadelesi yürütüyoruz.

Onun için bu süreci enine boyuna ayrıntılı bir şekilde ikinci oturumda tartışacağız. Ama bir realite var asla inkar edilemez, asla es geçilemez, asla tali görülemez. İnkar edilenlerin hiçbir dönemde olmadığı kadar bugün bir arada olması gerekiyor, birlikte olması gerekiyor, birlikte mücadele etmesi gerekiyor. Demokrasi herkes içindir. Demokratik Türkiye hepimizin olacaktır. Demokratik Türkiye’nin bir köşesinde demokrasi, diğer köşesinde Sivaslar, Maraşlar ve Çorumlar olmaz. Demokratik olacaksa Kars’tan Edirne’ye kadar demokratik olacaktır. Olmayacaksa da birlikte bu inkar eden düzeni karşısında mücadele edeceğiz.

Alevilere dönük özellikle Suriye’deki saldırıları şiddetle kınıyorum. Sadece kınamıyoruz; hangi platforma, hangi kürsüye çıksak, hangi cadde ve sokakta üç yurttaşımızı bulsak Kürt’ün yanına Alevi’yi eklemeden, Kürtlerin demokratik haklarının yanına Alevilerin eşit yurttaşlık haklarını koymadan asla konuşmuyoruz. Çünkü birbirlerinden ayrılmaz. Zulüm düzeninin antidemokratik uygulamalarını iliklerine kadar yaşayan Alevi toplumunun hakları bizim haklarımızdır. Bunu savunmaya, bunun mücadelesini vermeye devam edeceğiz.

Eşit haklara sahip oluncaya kadar birlikte mücadele edeceğiz, birlikte mücadele etmeliyiz. Bu aynı zamanda bizim Alevi toplumuna da bir çağrımızdır: Bir arada olursak, birlikte olursak hiçbir dönem olmadığı kadar haklarımıza ulaşma şansını yakalamış durumdayız. Bugün hem Türkiye’nin hem bölgenin en dinamik gücü Kürtlerdir, Alevilerdir. En örgütlü gücü Kürtler ve Alevilerdir. Birlikte ortak bir zeminde bir araya gelirlerse emin olun ki ne inkar ne ret ne asimilasyon politikaları bu topraklarda yürütülemez. Bizi bugün siz değerli Alevi canlarla bir araya getiren Alevi kurumlarımıza da teşekkürlerimi iletmek istiyorum. Toplantımızın başarılı geçmesini temenni ediyorum.”

Paylaşın

Hatimoğulları’ndan “Kayyım Darbesine Direneceğiz” Mesajı

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, Siirt Belediye Eş Başkanı Sofya Alağaş’ın görevden alınarak yerine kayyım atanmasın ilişkin yaptığı açıklamada, “kayyım darbesine direnecekleri” mesajını verdi.

Haber Merkez / Tülay Hatimoğulları, “Barış kayyımcı anlayıştaki ısrarla değil; demokrasiyle, hakla, hukukla sağlanır. Barışın umudunu yeşertmeye çalıştığımız bugünlerde gerçekleşen bu irade gaspını kabul etmiyoruz. Kayyım darbesine direnmekten, onurlu bir barış için mücadele etmekten tek bir geri adım atmadık, atmayacağız” ifadelerini kullandı.

İçişleri Bakanlığı, “PKK/KCK silahlı terör örgütüne üye olmak” suçundan 6 yıl 3 ay hapis cezası verilen Siirt Belediye Başkanı Sofya Alağaş’ın yerine Siirt Valisi Kemal Kızılkaya’nın Belediye Başkan Vekili olarak görevlendirildiğini duyurdu.

Kayyım atanmasına DEM Parti eş başkanları Tuncer Bakırhan ve Tülay Hatimoğulları da tepki gösterdi. Hatimoğulları, sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada “kayyım darbesine direnecekleri” mesajını verdi. Hatimoğulları, “Barış kayyımcı anlayıştaki ısrarla değil; demokrasiyle, hakla, hukukla sağlanır. Barışın umudunu yeşertmeye çalıştığımız bugünlerde gerçekleşen bu irade gaspını kabul etmiyoruz. Kayyım darbesine direnmekten, onurlu bir barış için mücadele etmekten tek bir geri adım atmadık, atmayacağız” ifadelerini kullandı.

Tuncer Bakırhan da sosyal medya hesabından yaptığı açıklamada kayyum atanmasını reddettiklerini belirtti. “Halk iradesi, gaspçı zihniyeti yenecek. Belediye Eş Başkanlarımız hakkında uydurma gerekçelerle soruşturma açıp ceza vererek kayyım hukuksuzluğunun yolunu açmak siyasi hiledir. Siyasi hilekarlıkla barış ve demokrasi yan yana olmaz” ifadelerini kullanan Bakırhan, “Sandıkta kazanamadığı halkın kurumlarını yargı ve idare yoluyla gasp eden bu zihniyeti en güçlü şekilde reddediyoruz” dedi.

Kayyım atamaları

En son yine DEM Partili Mersin Akdeniz Belediyesi Eş Başkanları Hoşyar Sarıyıldız ve Nuriye Arslan ile dört belediye meclis üyesi 10 Ocak’ta ev baskınlarıyla gözaltına alınmış ve yerlerine kayyım atanmıştı. DEM Parti yönetimindeki Mardin Büyükşehir Belediyesi, Batman Belediyesi ve Şanlıurfa’nın Halfeti belediye başkanlarının 4 Kasım Pazartesi günü görevden uzaklaştırılmasına karar verilmişti.

İçişleri Bakanlığı tarafından yapılan açıklamada, Mardin Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Türk, Halfeti Belediye Başkanı Mehmet Karayılan ve Batman Belediye Başkanı Gülistan Sönük görevden alınmıştı. Kayyum kararına gerekçe olarak, üç belediye başkanının “silahlı terör örgütüne üye olma” suçunda aldığı cezalar ve süren davalar gösteriliyor.

Mardin Valisi Tuncay Akkoyun Mardin Büyükşehir Belediyesi’ne, Batman Valisi Ekrem Canalp Batman Belediyesi’ne, Halfeti Kaymakamı Hakan Başoğlu Halfeti Belediyesi’ne kayyum olarak atandı. Bundan hemen önce de CHP yönetimindeki Esenyurt Belediyesi’ne kayyım atanmıştı.

Mart 2024’teki yerel seçimlerde CHP’den Esenyurt Belediye Başkanı olarak seçilen Ahmet Özer, 30 Ekim Çarşamba günü sabah saatlerinde evinde gözaltına alınmıştı. Özer, Çarşamba gece saatlerinde çıkarıldığı mahkemece “PKK/KCK terör örgütü üyesi olmak” suçlamasıyla tutuklanmıştı.

22 Kasım’da ise DEM Partili Tunceli Belediye Başkanı Cevdet Konak ve CHP’li Ovacık Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül’ün görevden uzaklaştırıldığı açıklanmıştı. İçişleri Bakanlığı, Tunceli Valisi Bülent Tekbıyıkoğlu’nun Tunceli Belediye Başkan Vekili olarak, Ovacık Kaymakamı Hüseyin Şamil Sözen’in ise Ovacık Belediye Başkan Vekili olarak görevlendirildiğini açıkladı.

Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığınca, Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partili (DEM Parti) Tunceli Belediye Başkanı Konak ile Cumhuriyet Halk Partili (CHP) Ovacık Belediye Başkanı Sarıgül hakkında, “Silahlı terör örgütüne üye olmak” iddiasıyla ayrı ayrı dava açılmıştı ve Konak ve Sarıgül 6 yıl 3’er ay hapisle cezalandırılmıştı. Sanıklar hakkında yurt dışına çıkış yasağı da getirilmişti.

Son 10 yıl içinde toplamda 149 belediyeye kayyum atandı. Kayyım atamalarındaki gerekçelerde ağırlıklı olarak terörle iltisak veya terör örgütlerine destek verme suçlamaları öne çıkıyor. Türkiye’de 15 Temmuz darbe girişiminin ardından ilan edilen OHAL döneminde, 674 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile yerel yönetimlerde ciddi değişiklikler meydana geldi.

15 Temmuz darbe girişimi sonrasında ilan edilen Olağanüstü Hal döneminde (OHAL) 674 sayılı Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile hazırlanan kayyım düzenlemesi, 1988’de Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmişti. Muhalefet partileri kayyım uygulamasının Anayasa’ya aykırı olduğunu savunurken, İçişleri Bakanlığı kayyum atamalarını Anayasa’nın 127’inci maddesine dayandırıyor.

“Mahalli İdareler” başlıklı Anayasa’nın 127’nci maddesi, İçişleri Bakanı’na “görevleri ile ilgili bir suç sebebi ile hakkında soruşturma veya kovuşturma açılan mahalli idare organları veya bu organların üyelerini, geçici bir tedbir olarak kesin hükme kadar [görevden] uzaklaştırma” yetkisini veriyor.

Bu madde belediye başkanlarının görevden alınmasını sağlıyor ancak belediye başkanının yerine kimin atanacağına ilişkin bir düzenleme yer almıyor. 5393 sayılı Belediye Kanunu’nda belediye başkanlarının görevden alınmasına ilişkin koşullar düzenleniyor. İçişleri Bakanlığı, görevden almanın yasal dayanağı olarak bu kanunun 45. ve 47. maddelerine işaret ediyor.

“Belediye başkanlığının boşalması hâlinde yapılacaklar” 45. maddede düzenlenirken, 15 Ağustos 2016 tarihinde çıkarılan KHK ile bu maddeye bir “kayyum” fıkrası eklendi. Eklenen fıkraya göre; İçişleri Bakanı, belediye başkanlarını terör gerekçesiyle görevden alma durumunda valileri veya kaymakamları kayyım olarak atayabiliyor.

47. maddede belirtilen görevden uzaklaştırmalara dair koşullarda ise “Görevleriyle ilgili bir suç nedeniyle haklarında soruşturma veya kovuşturma açılan belediye organları veya bu organların üyeleri, kesin hükme kadar İçişleri Bakanı tarafından görevden uzaklaştırılabilir” deniliyor.

Paylaşın

Hatimoğulları’ndan “Barış Süreci” Açıklaması: Adım Atma Sırası Devlette

MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin “Abdullah Öcalan” çağrısı sonrası başlayan sürece ilişkin açıklama yapan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, “Şu an bütün siyasi partilerin pozitif bir şekilde yaklaştığı, en geniş toplumsal kesimlerin ‘Evet, Kürt sorunu çözülmelidir’ dediği bir aşamaya gelmiştir” dedi ve ekledi:

“Bu noktada, devletin ve iktidarın üzerine büyük görev ve sorumluluklar düşmektedir. Çünkü şu an adım atma sırası devlette ve iktidardadır. Toplum buna hazırdır. Eğer bu sürecin barışla taçlandırılması isteniyorsa, bunun sorumluluğu artık devlete aittir. Mevcut iktidar ve devletin, bu konuda çözüm odaklı ve ilerleyici bir yerde durması, tüm toplum tarafından beklenmektedir.”

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, gündemin öne çıkan başlıklarını, Mezopotamya Ajansı’ndan (MA) Selman Güzelyüz ve Ömer Güngör‘e değerlendirdi.

Yaklaşık 4 yıl boyunca mutlak tecrit altında tutulan Abdullah Öcalan, 28 Aralık’ta görüştüğü heyet aracılığıyla çözüm ve demokratikleşme noktasında önemli mesajlar verdi. Verilen mesajları siz nasıl değerlendirdiniz?

Sayın Öcalan, uzun yıllardır çözüm ve barış için muhatap arıyor. Uzun bir muhataplık arayışının ardından bu görüşmeyi önemli buluyoruz. Bütün dünyanın bildiği üzere Sayın Öcalan, uzun bir süredir ağırlaştırılmış tecrit altında. Bu ziyareti, tecridin kaldırılması yönünde bir adım olarak değerlendirdik. Aynı zamanda Sayın Öcalan’ın konuşması halinde barışa bir kapı aralayabileceğine dair inancımız her daim yüksek olmuştur. Sayın Öcalan iletmiş olduğu mesajda, Türkiye’nin Kürt sorununu çözmek için önemli bir siyasal süreçten geçtiğini vurgulamış ve özellikle Suriye’deki ve Ortadoğu’daki gelişmeleri bu bağlamda değerlendirmiştir.

Yapılan değerlendirmelerden de görüleceği üzere Sayın Öcalan, Türkiye, Ortadoğu ve dünyadaki yakıcı gelişmeler üzerine derinlikli bir yoğunlaşmada bulunmuş, sahayı da iyi bildiğinden değerli okumalar yapmış. Kamuoyuyla paylaştığı mesajda, Türkiye’deki iktidar ve muhalefet partileri ile tüm toplumsal kesimlerin bu süreci sahiplenmesi ve bu görüşmelerin barış sürecine evrilmesi için herkesin çaba göstermesi gerektiğini ifade etmiştir. Buradaki vurgu oldukça önemlidir. Sayın Öcalan, genel ve toplumsal bir mutabakat arayışı içerisindedir. Bu mutabakatın önemine binaen, DEM Parti İmralı Heyetimiz bu önemli mesajı hayata geçirmek üzere siyasi partilerle kapsamlı bir görüşme trafiği gerçekleştirdi.

Abdullah Öcalan, çözüm ve demokratikleşme noktasında daha önce olduğu gibi son mesajında da Meclis’e önemli bir rol atfetti. Kürt sorununun çözümü noktasında Meclis neden bu kadar önemli bir noktada?

Sayın Öcalan, bu konuda bir adım atılacaksa mutlaka yasal bir düzenlemeye tabi olması gerektiğini ısrarla belirtiyor. Bu çok önemli bir vurgu. Çünkü bazı süreçler vardır ki konuşulur, tartışılır ve sonra suya yazılmış gibi olur; sanki hiç konuşulmamış ve tartışılmamış gibi bir duruma sebep olabilir. Bu nedenle, bu süreçlerin belgelenmesi ve yasal güvence altına alınması son derece önemlidir.

İkinci bir husus ise, Kürt sorununun barışçıl ve demokratik yöntemlerle çözülmesini garanti altına alacak olan şey, parlamentonun bu konuda doğrudan rol üstlenmesidir. Meclis’in doğrudan rol üstlenmesi gerektiğini Sayın Öcalan da altını çizerek vurguladı. Bu, aynı zamanda parlamentoda temsili bulunan tüm siyasi partilerin ve dolayısıyla temsil ettikleri en geniş toplumsal kesimin sürece dahil olmasını sağlamak bakımından da büyük önem taşımaktadır. Parlamentoda ortak bir mutabakatın oluşturulması, bu sürecin sağlıklı bir şekilde ilerlemesi için kritik bir adımdır.

Bir diğer önemli nokta ise, en geniş toplumsal mutabakatın sağlanmasıdır. Yine biraz önce bahsettiğimiz bu yasal güvence zeminine kavuşulmasının ardından, demokratik zeminde olumlu bir yol alınması durumunda, tüm bunların anayasal güvence altına alınarak taçlandırılması, Türkiye halkları için çok önemli fayda ve katkılar sağlayacaktır.

Kürt sorununun barışçıl ve demokratik yöntemlerle çözülmesi, Türkiye’deki antidemokratik uygulamaların tersine çevrilmesi bakımından da oldukça önemlidir. Bu nedenle Kürt sorununun çözümü sadece Sayın Öcalan’ın ya da yalnızca Kürt halkının omuzlarına bırakılacak bir mesele değildir. Türkiye’deki tüm siyasi partilerin, toplumsal dinamiklerin ve demokrasi güçlerinin bu konuda ortak bir tavır sergilemesi, bu anlamda çok önemli ve kıymetli bir zemin oluşturacak, aynı zamanda demokratik değişim ve dönüşüm sürecine de katkı verecektir.

İktidar yetkilileri, “yeni süreç” tartışmalarının başından bu yana tüm kesimleri hedefe koyan, tehditkar ve olumsuz bir dil kullanıyor. Bu çözüme hizmet eden bir dil mi?

Bu sürecin havuç-sopa denklemiyle götürülüyor olması çözüm tartışmalarını enfekte etme riskini doğurur. İktidar ve iktidara yakın medyanın DEM Parti, Kürt halkına ve değerlerine yönelik kullandığı tehdit dili oldukça rencide edici ve yıpratıcı. Kürt halkıyla ilgili kullandıkları dil, hakikaten kabul edilebilir bir dil değildir. Bir yandan Kürt sorunu yok deniyor, diğer yandan bir sorun çözülmeye çalışılıyor. Şimdi bir sorun çözülmeye çalışılıyorsa, o sorun var demektir. Dolayısıyla öncelikle mevcut olan iktidar ve devlet anlayışı şunu kabul etmelidir. Evet, bir Kürt sorunu vardır ve Kürt sorunu özellikle son iki yüzyıldan bu yana günceldir. Kürt sorunu bağlamı sadece Türkiye’de de değil, Irak’ta, Suriye’de, İran’da da vardır. Bu halk oralarda hem statü, dil ve kimlik sorunu yaşamaktadır hem de demokratik zeminde ortak yurttaş kabul edilmeleri ile ilgili kimi problemler vardır. Bunu kabul etmek gerekiyor.

1 Ekim’de Meclis’teki selamlaşma ile başlayan gelişmelerden bugüne kadar değerlendirdiğimizde, özetle süreci şöyle görüyoruz; Evet, Bahçeli’nin atmış olduğu adım önemli bir adımdır. Bugüne kadar bu adımın arkasında durduğunu her fırsatta ifade etti. Biz DEM Parti olarak bunu önemli ve kıymetli buluyoruz. Ancak öte yandan başta Erdoğan olmak üzere hükümetten ve bu ülkeyi yöneten iktidardan doğru henüz somut bir açıklama yapılmamıştır. Ne yapmak istediklerine dair bizde bir bilgi yoktur. Kürt sorununun çözümüyle ilgili kafalarından veya akıllarından geçen bir plan var mıdır? Bu plan nedir? Buna dair bizim ve kamuoyunun bir bilgisi yok.

Ama zaman zaman cumhurbaşkanı, zaman zaman AKP sözcüleri, zaman zaman yandaş medya tarafından tehdit ve bir zehirli dil kullanıldığı aşikâr. Kürt sorununu yok sayan, Kürt halkının siyasi öznelerine dönük kullanılan, en son Sayın Öcalan üzerinde itibar suikastı olarak niteleyebileceğimiz dili kabul etmek mümkün değildir. Bu dilin derhal değişmesi gerekir. Barışla ilgili bir yol alınacaksa eğer bu değişmelidir. Fikir ve zikir birliği denen bir şey vardır.

Mesele sadece dil midir? Tabii ki değildir. Aynı zamanda dikkat ederseniz, 1 Ekim’den bu yana çok sayıda kayyım atamaları gerçekleşti. En son Akdeniz Belediyesi eşbaşkanlarımız ve meclis üyelerimiz tutuklandı. Ardından belediyeye kayyım atandı. Bir yandan siz barış diyeceksiniz, öte yandan tutuklamalar, gözaltılar, kayyım atamaları yapacaksınız. Bunu kabul etmek mümkün değildir. Bunları normal olarak kabul etmiyoruz ve etmeyiz de.

İktidar çözüm tartışmalarının yürütüldüğü bir süreçte böylesi bir dili neden tercih ediyor?

Hem sopa hem havuç gösteriyorlar. DEM Parti’ye ve Kürt siyasetine ‘Bizim kadife eldivenimizin içinde demir yumruk var’ mesajı verilmeye çalışılıyor. Bu barış sürecinin gelişmesine aykırı bir yaklaşımdır. Bunun tersine dönmesi gerekiyor. Önümüzdeki süreçte barışın inşa edilmesine ilişkin bir yol alınacaksa, gerçekten olması gereken en önemli noktalardan biri, kayyım atamasından vazgeçilmesidir.

Kayyım atanmış bütün belediyelerimizde, belediye eşbaşkanlarımızın görevlerine hızla iade edilmesi gerekir. Aynı zamanda gözaltılar, tutuklamalar, hapishanelerdeki hasta tutsaklar ve cezaevi koşullarıyla ilgili çok ciddi iyileştirmeler yapılmalıdır. İnfazını tamamlamış birçok tutsak bırakılmıyor. Bu demokratik değildir, insani değildir. Anayasa çiğnenmektedir. Yine bununla ilgili çok hızlı iyileştirmelerin yapılması gerekiyor. Bu adımlar atıldığında, ben inanıyorum ki barışa giden yolun taşları daha sağlıklı ve ciddi bir biçimde döşenmiş olur.

Çözüme dair henüz iktidardan bir adım atılmadığını sık sık vurguluyorsunuz. Ne gibi adımlar atılmalı?

Bu süreç şayet Sayın Öcalan ile yürütülecekse -ki devlet böyle götüreceğini söylüyor, biz de DEM Parti olarak böyle gitmesi gerektiğini savunuyoruz- yapılması gereken ilk şey Sayın Öcalan’ın hem özgürlüğü hem de çalışma koşullarıyla ilgili somut adımların atılmasıdır. Somut olarak sırasıyla ortaya koyacak olursak; birinci adım Sayın Öcalan’ın üzerindeki tecridin kaldırılması ve bu sürece aktif ve sağlıklı bir şekilde katılabilmesi, sağlık koşullarının iyileştirilmesi ve dışarıyla iletişim kanallarının açık hale getirilmesidir.

Sonraki bazı adımları yine özetle geçecek olursam; kayyım atamaları durdurulmalıdır. Mevcut atanmış kayyımların yerine seçilmiş belediye eşbaşkanları ve meclis üyelerinin görevlerine iade edilmesi gerekir. Ayrıca cezaevlerinde yaşanan sorunlara derhal müdahale edilmeli ve özellikle fikir ve düşüncelerinden, siyasi faaliyetlerinden dolayı cezaevlerinde tutulan insanlarla ilgili somut adımlar atılmalıdır. En acil olanı ise hasta tutsaklarla ilgili bir çözüm bulunmasıdır. Hasta tutsaklar için adımların acilen atılması gerekmektedir. Dolayısıyla, bu adımlar atıldığında iklimin çok daha olumlu bir hâl alacağına ve mevcut görüşmelerin barışla taçlanmasının yolunun açılacağına inanıyorum.

Mesajlarının tümünde çözüm ve demokratikleşme vurgusu yapan Abdullah Öcalan’a yönelik asılsız haberler ya da “itibarsızlaştırma” girişimlerinin altında yatan neden nedir? Öcalan’ın çözüm gücünün hedef alındığını söyleyebilir miyiz?

Belirli bir kesim tarafından sistematik gerçekleştirilen bu saldırılarla esasen Kürt halkının verdiği özgürlük mücadelesi yıpratılmak istenmekte. Yani Kürt halkının yürüttüğü özgürlük mücadelesi, eşitlik mücadelesi ve anadil mücadelesinde gedikler açılabilir mi? Bir iç ayrışma yaratılabilir mi? Hedeflenen de budur. Bu durum üzerinden de aslında barış-çözüm çabalarına darbe vurmak istenmektedir. Şunu da eklemek gerekir ki aynı zamanda DEM Parti üzerinde de çok ciddi bir yıpratma dili kullanılmaktadır. Sanki DEM Parti’nin içinde çözüm isteyenler ve istemeyenler gibi bir ayrıştırma yapılmak isteniyor. Ancak böyle bir şey yoktur. DEM Parti, bütün organlarıyla çözümün arkasındadır. DEM Parti, Sayın Öcalan’ın ilk görüşmede ifade ettiği ve görüşlerinin özetlendiği 7 maddelik görüşlerin tamamen arkasındadır ve bunu her fırsatta ifade etmektedir.

Ayrıca şunu da söylemek gerekir; iktidar, mevcut ekonomik politikaları ve herhangi bir yaklaşımının eleştirilemez olmasını istemektedir. Oysa biz bir muhalefet partisiyiz. DEM Parti olarak, kesinlikle şu anda en konsantre olduğumuz şey, bu sürecin barış sürecine evrilmesidir. Buna çok konsantreyiz, bunun altını özellikle çiziyorum. DEM Parti hem müzakere hem de mücadele partisidir.

Ancak aynı zamanda Türkiye’de her gün bir kadın cinayeti işleniyor, insanlar yoksulluktan intihar ediyor, asgari ücretin geldiği durum ortada, enflasyonun geldiği durum ortada, 50 milyona yakın insan açlık ve yoksulluk sınırının altında yaşıyor, insanlar geçinemiyor. Biz Türkiye’deki işçilerin, emekçilerin, yoksulların, kadınların ve gençlerin sorunlarını elbette dile getireceğiz. Bu sorunların çözümü noktasında ısrarcı olacağız. Bu konuyla ilgili atılmış adımlarla ilgili kalkıp dolambaçlı bir biçimde bağlantılar kurarak, “Bunlar çözüm istemiyor” demek kabul edilebilir bir yaklaşım değildir.

Biz, elbette Türkiye’nin topyekûn demokratik bir değişim ve dönüşüm yaşaması gerektiğine canı gönülden inanıyoruz. Parti programımız da bunun için mücadele eder ve programımız bize bu yol haritasını gösterir. Kürt sorununun barışçıl ve demokratik yöntemlerle çözülmesinin, diğer sorunlar için çözüm kapılarını açacağına yürekten inanmaktayız. O nedenle Kürt sorununun çözümüne odaklıyız.

Bazı kesimler ister itibar suikastı yapmaya kalksın, isterse Kürt halkının verdiği özgürlük ve demokrasi mücadelesinde gedikler yaratmaya kalksın, bu konuda sonuç alamazlar. Geçmiş dönemdeki pratikle ve deneyimle bu sabittir. Sonuç alamayacakları kesindir.

İmralı Heyeti, hafta içinde siyasi partileri ve tutsak siyasetçilerle bir araya geldi. Görüşmelerin “samimi ve umut verici düzeyde” geçtiği açıklandı. Partiler Kürt sorununun çözümü noktasında ne düşünüyor?

Bu süreç geçmiş dönemdeki süreçlerden farklıdır ve bu yönüyle umut vericidir. DEM Parti İmralı Heyeti, parlamentoda temsili bulunan bütün partilerle görüşmeler yaptı. Aynı zamanda Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş ile de bir görüşme gerçekleştirdi. Bundan önce de Eş Genel Başkanımız Tuncer Bakırhan ve heyetimizle birlikte biz de bu siyasi partileri ziyaret etmiştik. Orada gördüklerim, İmralı Heyeti’nin bizlere aktarımında yer alan içerikle paralellik arz etmektedir.

Bu görüşmelerde bizlere umut veren en önemli nokta, Kürt sorununun çözümünde genel anlamda prensipte bir uzlaşı ve ortak bir kabulün olmasıdır. Bu çok önemlidir. Bugün, Kürt sorununun çözümünde Sayın Öcalan’ın da işaret ettiği gibi hem iktidarın hem de muhalefetteki tüm kesimlerin ortak paydada buluşması çok kritik bir öneme sahiptir. Çünkü Kürt sorunu ve çözümü, DEM Parti dahil hiçbir siyasi parti tarafından dar çıkarlar uğruna kurban edilmemelidir. Biz dar hesapları değil, toplumun tümünü düşünüyoruz. Bu, Türkiye’nin geleceğidir. Bu, cumhuriyetin ikinci yüzyılını şekillendirecek bir meseledir. Türkiye’nin geleceğini belirleyecek çok önemli ve tarihi bir adımdır.

Siyasi partilerin hepsinin bu süreci ele alması umut vericidir ve Türkiye’nin geleceğine, demokratik dönüşümüne büyük katkı sağlayacaktır. Geçmiş dönemle farkı da budur. Kürt sorununun çözümüyle ilgili olarak bugün muhalefetten yapılan açıklamalar, daha pozitif bir zeminde yer almaktadır. Geçmiş dönemle kıyaslandığında, bu önemli ve tarihsel bir anlam taşımaktadır.

Kürt sorunu, geçtiğimiz gün Kars kongresinde gerçekleştirdiğim konuşmamda da ifade ettiğim gibi, şu an bütün siyasi partilerin pozitif bir şekilde yaklaştığı, en geniş toplumsal kesimlerin “Evet, Kürt sorunu çözülmelidir” dediği bir aşamaya gelmiştir. Bu noktada, devletin ve iktidarın üzerine büyük görev ve sorumluluklar düşmektedir. Çünkü şu an adım atma sırası devlette ve iktidardadır. Toplum buna hazırdır. Eğer bu sürecin barışla taçlandırılması isteniyorsa, bunun sorumluluğu artık devlete aittir. Mevcut iktidar ve devletin, bu konuda çözüm odaklı ve ilerleyici bir yerde durması, tüm toplum tarafından beklenmektedir.

CHP, bu süreçte çözüme destek olacağını açıkladı. Ancak çözüme dair bir plan ve programının olmadığı görülüyor. CHP’nin bu pozisyonunu yeterli görüyor musunuz?

Kürt sorununun çözümü, siyasi partilerce bir seçime kurban edilebilecek bir sorun değil. Özellikle son yüzyılda, özelde de son 50 yılda, Kürt sorununun Türkiye’de barışçıl ve demokratik yöntemle çözülmemiş olmasından kaynaklı neler çektiğimizi hepimiz biliyoruz. Ülkede çok ciddi antidemokratik uygulamalar devreye konuldu, bir rejim değişikliği oldu. Bu rejim değişikliğinde bir ‘terör’ parantezi oluşturularak, bütün muhalefet bu parantezin içine alındı. İşçilerin, emekçilerin boğazından kesilen lokmalar, silaha ve mermiye gitti. Biz bu kötü sürecin değişmesini istiyoruz. Analar ağlamasın istiyoruz.

Bugün de ne bir gerilla annesi ne de bir asker annesi ağlamasın istiyoruz. Türk bir anneyle, Kürt bir annenin el ele tutuşarak, birbirinin gözünün içine bakarak empati kurmasını istiyoruz. Bu büyük bir değişimle mümkündür. Dolayısıyla başta ana muhalefet partisi olmak üzere bütün muhalefet partilerinin elbette kaygılarını anlamakla beraber, o kaygıları değiştirip dönüştürebileceği bir süreç olarak da değerlendirmemiz gerektiğini düşünmekteyim.

Bu süreç demokratik bir zeminde ilerlerse ve ülkemizde barış inşa edilirse, emin olalım ki bunun en büyük kazananı muhalefet olacaktır. Bundan kimsenin kuşkusu olmamalıdır. Muhalefet de kazanacaktır, Türkiye toplumunun tamamı da kazanacaktır. Muhalefet, Türkiye toplumunun kazanımını kendi kazanımı olarak da görmelidir. CHP de daha ciddi bir plan ve programla bu sürece öncülük etmeli. Bu sürecin bir parçası olmalıdır. Bu süreç Türkiye’nin demokratikleşmesi ve dönüşmesi bakımından büyük katkı sağlayacaktır.

Kürt sorununun çözümüne dair tartışmaların ete kemiğe bürünmesi ya da çözüme doğru yol alınması Türkiye’ye nasıl yansır?

Kürt sorununun çözümünün Türkiye’ye sağlayacağı çok önemli katkılar var. Hem Türkiye halklarına hem de bölge halklarına büyük katkılar sağlayacaktır. Öncelikle Kürt sorununu çözmüş bir Türkiye’nin Ortadoğu, Suriye, Lübnan ve Filistin konularındaki barış çağrılarının daha somut bir karşılığı olur. Çünkü kendi pratiğiyle ilgili bir sorunu çözmüş olan bir ülkenin çağrılarının karşılığı çok daha somut olacaktır.

Kürt sorununu çözmüş bir Türkiye’nin iç siyasette atacağı adımlar ve yaşayacağı dönüşüm önemlidir. Türkiye, demokratikleşmenin kapılarını ardına kadar açmış olur. Demokratik cumhuriyet tezi çok daha güçlenmiş olur. Kürt sorununun barışçıl ve demokratik yöntemlerle çözümü sağlandıktan sonra, bugüne kadar Kürt sorunuyla ilgili devletin özel güvenlikçi politikalarına ve özel harp yöntemlerine ayırdığı bütçe, silaha, mermiye, İHA’lara ve SİHA’lara ayırdığı bütçe, Türkiye’deki işçilere, emekçilere ve asgari ücretlilere pozitif olarak dönecektir. Bu devasa bir bütçedir. Mesela çetelere aktarılan devasa paralar, maaşlar bizlerin cebinden gitmektedir.

Dolayısıyla bu bütçenin tamamı işçilerin, emekçilerin ve asgari ücretlilerin yaşam standartlarını yükseltmek için kullanılabilir. Bu bakımdan da Kürt sorununu çözmüş bir Türkiye’yi önemsemekteyiz. Kürt sorununu çözmüş bir Türkiye’de ne Kürt annesi ne de Türk annesi ağlayacak, gözyaşı dökmeyecek. Artık birbirlerinin gözlerine daha çok bakacak, daha çok el ele tutuşacak ve daha çok empati kuracaklardır.

Kürt sorununu çözmüş bir Türkiye, demokratikleşme ile ilgili yaşanan sorunları daha somut bir şekilde, “terör parantezi”ne almadan tartışabilecektir. Burada kastettiğim şudur; işçilerin ve emekçilerin yaşadığı sorunlar, örgütlenme problemleri, kadın cinayetleri, kadına karşı işlenen suçlar, kadına yönelik şiddetle mücadele ve ekolojik kırıma karşı güçlü bir mücadelenin önü çok daha güçlü bir biçimde açılacaktır.

Özellikle bu sürecin, sol ve sosyalistlerin daha doğru bir biçimde okumaları gerektiğine de işaret etmek isterim. Kürt sorununu çözmüş Türkiye’de, bu sorunlarla birlikte diğer toplumsal sorunların da gündemleşmesi ve çözüm odaklı bir mücadelenin yürütülmesi ciddi bir biçimde mümkün olacaktır.

Ortadoğu’da ve özelde Suriye’de yaşanan gelişmeler de Kürt sorununu doğrudan etkileyen bir noktada. Esad rejiminin yıkılması, Heyet Tahrir el-Şam’ın ülke yönetimine getirilmesi, uluslararası güçlerin art arda Şam’ı ziyaret etmesi… Suriye’nin geleceği nasıl şekillendiriliyor?

HTŞ’nin geldiği odakları hepimiz biliyoruz. Nasıl bir tarihe sahip olduğunu çok iyi biliyoruz. Bugün Şam’da bir hükümet kurmaya çalışıyorlar ancak henüz ciddi bir kurumsallaşma yaşanmış değil. Çünkü orada, çözüm bekleyen çok önemli sorunlar bulunuyor. Birincisi, Rojava bölgesinin durumu ve statüsünün ne olacağı, ortada duran en temel sorulardan biridir. Bu soruya sağlıklı bir yanıt üretilmesi halinde gerçekten Suriye’de bir düzen sağlanabilir.

İkinci sorun, Lazkiye, Hama ve Humus çevresinde, Halep ve Şam’da bir kesimin yaşadığı Arap Alevilerinin durumudur. Bütün bunlar elbette Suriye’nin geleceğini ve kaderini belirleyecek çok önemli etmenlerdir. HTŞ’nin Şam yönetimine gelir gelmez attığı adımlara bakalım. Burada farklı halklardan ve inançlardan olan kesimlere yönelik bir baskı ve zulüm politikası var.

Alevilere dönük katliamlar, Dürzilere ve Hristiyanlara dönük saldırılar, yine Alevilerin ve Hristiyanların inanç merkezlerine yapılan saldırılar mevcuttur. Bunlar tüm dünya kamuoyunun gözü önünde gerçekleşiyor. Aynı şekilde kadınların kılık kıyafetlerine müdahale edilmesi ve yeni kılık kıyafet yönetmelikleri yayınlanması gibi bir durum da söz konusudur. Hatta en son yanılmıyorsam 2 kadının apaçık bir şekilde (geçmişe ait), herkesin gözünün önünde ve yeni atanan Adalet Bakanının nezaretinde alenen katledildiği görüntüler ortaya çıktı.

Tabii ki böyle bir gidişat Suriye’nin geleceği için iyi bir işaret değildir. Suriye, Ortadoğu toplumunun en seküler ülkesidir. Oradaki Arap Sünniler, bölgedeki Arap Sünniler içindeki en seküler kesimi oluşturur. Bu yüzden, oranın sosyolojik ve toplumsal yapısını çok iyi okumak gerekiyor. Dolayısıyla Suriye’nin geleceği şekillendirilirken, dikkat edilmesi gereken bazı hususlar vardır.

Oradaki Kürt sorununun ciddiyetle ele alınması, Kuzey ve Doğu Suriye’de oluşmuş olan öz yönetimin varlığının kabul edilmesidir. Kürt halkının statüsünün tanınması çok önemlidir. İkinci olarak da orada yaşayan bütün farklı halkların ve inançların kendi dillerini konuşabilecekleri ve inançlarını özgürce yaşayabilecekleri demokratik bir anayasanın inşa edilmesi gerektiği açıktır. Bunlar sağlanmadığı takdirde Suriye’nin istikrarlı ve parlak bir geleceğe sahip olmasından bahsetmek mümkün değildir.

Gidişata baktığımızda şu an bu konuda somut ve pozitif bir ilerleme kaydedilmiş değildir. Burada Türkiye’nin rolüne de değinmek gerekiyor. Türkiye’nin çok önemli bir rolü vardır. Bugün mevcut olan iktidar, Suriye’deki gelişmeleri iç siyaseti dizayn etmek için kullanmaya çalışıyor. Bu tehlikelidir ve sağlıklı bir yaklaşım değildir. Bu yaklaşım ne Türkiye halklarının ne de Türkiye’nin yararına bir yaklaşımdır. Aynı şekilde bu politika, Suriye’ye ve Suriye halklarına da oldukça olumsuz yansır.

Bugün Suriye Milli Ordusu (SMO) herkesçe bilinen ve Türkiye tarafından eğitilip donatılarak Suriye’ye gönderilen bir güçtür. Hem SMO hem de onlara bağlı ya da onların etkisindeki bazı çetelerin özellikle Kuzey ve Doğu Suriye’de yaşayan Kürt halkına yönelik ve oradaki özyönetime dönük saldırıları kabul edilemez. En son Tişrîn Barajı’nda bütün dünyanın gözü önünde defalarca sivillere saldırı gerçekleşti. Bu açık bir uluslararası savaş suçudur. Kendi toprağımdayım, kendi evimdeyim diyen insanlar dünyanın gözü önünde bombalarla katlediliyor.

Önceki gün de yine orada siviller katledildi. Bu süreç nihayete ermediği takdirde başta SMO gibi güçler olmak üzere, dışarıdan yapılan müdahaleler Suriye’nin demokratikleşmesine engel olur ve Suriye’nin geleceğini daha büyük bir karanlığa sürükler. O nedenle bu tür müdahalelerden vazgeçilmelidir. Özet olarak ifade edersek; Bütün farklı halkları ve inançları kapsayan, Kürt halkının özyönetimini gören ve tanıyan demokratik bir anayasanın oluşturulması gerekiyor. Bu konuda da bütün çevrelerin pozitif yönde katkı sağlaması gerektiğini düşünüyoruz.

Saldırı altındaki Alevilerin durumu nasıl güvence altına alınabilir?

Hatay Samandağ’a bir heyetle gittik ve oradaki kanaat önderlerinden birisi gelişmeleri çok iyi özetleyerek şunu söyledi: “Suriye’de herkes yanılgılı bir analiz içindedir. Orada Baas rejimi vardı, bir Alevi yönetimi yoktu. Esad dışındaki hükümetin neredeyse tamamı Sünnilerden oluşmaktaydı. Bu herkesçe bilinen ve bilinmesi gereken bir gerçekliktir. Fakat bazı kesimler orada bir Alevi devleti ve yönetimi varmış gibi bir algı yaratmak istiyor. Oysa Aleviler Suriye’deki nüfusun yüzde 15’ini oluşturmaktadır. Geriye kalan nüfus ise ağırlıklı olarak Sünni Araplar, Kürtler ve diğer halklar ve inançlardan oluşmaktadır.”

Bir kere bu bilginin tüm Türkiye ve dünya kamuoyunca düzeltilmesi gerekiyor. Hatta aynı kanaat önderi şunu da söyledi: “İnsanlara ‘Sen rejim yanlısı mısın?’ diye sormuyorlar, ‘Alevi misin?’ diye sorup ona göre zulmediyorlar’ dedi. ‘Bu katliamlar ve zulümler, rejim taraftarlarına yönelik değil, Alevilere yöneliktir’ diye ekledi. Bu vurgular gerçekten çok önemliydi. Ben de burada sizler aracılığıyla bunları yeniden duyurmak isterim.

İkinci bir husus ise, Alevilere dönük orada gerçekleşen katliama karşı tüm dünyanın sessiz kalmasıdır. Türkiye’deki ve Avrupa’daki Alevi hareketi bu konuda çok önemli mesajlar verdi, bu çok kıymetliydi. Hep birlikte, orada yaşanan insanlık dramına, katliamlara, zulme ve alenen yapılan işkencelere karşı hem Türkiye’deki demokrasi güçlerinin hem Türkiye’nin hem de uluslararası güçlerin çok güçlü bir ses çıkarması gerektiğini düşünüyorum. Aleviler, Suriye toplumunun kadim inançlarındandır ve hiç kimse inancından dolayı yargılanmamalıdır ve cezalandırılmamalıdır. İşkence ve zulüm görmemelidir. Bunun önüne geçmek için herkesin elini taşın altına koyması gerekir.

Küresel güçlerin son yıllardaki müdahale ve karşılıklı hamlelerini de göz önünde bulundurursak eğer, Ortadoğu coğrafyası bu savaş ve çatışma girdabından nasıl kurtulur?

Ortadoğu coğrafyasının her şeyden çok barışa ve huzura ihtiyacı vardır. 200 yılı aşkındır süregelen çatışmalar, savaşlar, göçler, ölümler… Bu coğrafya artık bunları kaldıramaz bir seviyeye gelmiş durumdadır. Şu anda küresel sistemin kendini yeniden dizayn ettiği bir dönemdeyiz. Çin ekonomisine karşı başını ABD’nin çektiği batı bloğuyla ciddi çatışmaların yaşandığı bir dönemden geçiyoruz.

Bu çatışmaların en önemli sahnelerinden biri de Ortadoğu’da yaşanıyor. Ortadoğu’da 7 Ekim’de başlayan yeni bir süreç var. 7 Ekim’den bu yana Ortadoğu’da çok büyük değişimler ve dönüşümler yaşandı, bu süreç halen devam ediyor. Lübnan’da yaşananlar, Hizbullah’a dönük gelişmeler, Suriye ve Irak’taki gelişmeler, Yemen’e sıçrayan gelişmeler… Bütün bunlar, bölgenin yeniden dizayn edildiğini gösteriyor.

Emperyalist güçlerin küresel sistemi yeniden şekillendirdiği bir dönemde daha büyük çatışmalara ve savaşlara gebe olduğumuz bir evreden geçiyoruz. Ancak bunu tersine çevirmek bizim elimizde. Bütün bu küresel gelişmelerin içinde halkların verdiği mücadele çok kıymetli ve çok önemlidir. En önemli ve örnek teşkil eden mücadeleyi bugün başta Rojava olmak üzere Kürt halkı vermektedir. Kürt halkının verdiği mücadele, bütün özgürlük talebinde bulunan ve bölgenin barışını isteyen halkların ortak talebine dönüşmesi, örnek teşkil etmesi çok önemli ve anlamlıdır.

Bugün Rojava’da çok önemli bir toplumsal sözleşme vardır. Bu sözleşmenin içinde yer alan farklı halkların ve inançların, bütün yönetimlerde ortak bir şekilde temsil edilmesi son derece önemlidir. Kadınların özgürlüğü, kadınların siyasette ve kamusal alanda yer alması çok kıymetlidir. Eşbaşkanlık ve eşit temsiliyet sistemi, Rojava’da hayat bulmuş ve toplumsal sözleşmenin en temel parçası olmuştur. Bunlar çok önemli gelişmelerdir.

Bütün bunların Ortadoğu’ya örnek teşkil etmesi ve bölgenin geleceği açısından çok faydalı olacağı açıktır. Bu fotoğrafın içinde Türkiye’de, Sayın Öcalan’ın sürece dahil olmasıyla birlikte olası bir barış sürecinin inşa edilmesi de tarihsel bir anlam ve önem taşımaktadır. Bu bakımdan buradan sizler aracılığıyla Türkiye’deki bütün muhalif kesimlere, demokrasi güçlerine ve devlet aklına seslenmek istiyorum; Bu süreci hiçbirimiz heba edemeyiz. Bu süreçte demokratik değişim ve dönüşümün önünü açalım. Türkiye’de onurlu bir barışı, demokratik zeminde güçlendirelim ve büyütelim. Büyütelim ki Ortadoğu’nun karanlığa sürüklenme ihtimali olan bir evreden geçerken, bölgenin demokratik dönüşümüne ve barışına bizler öncülük edebilelim.

Paylaşın

Hatimoğulları’ndan Parti Teşkilatlarına “Süreç” Uyarısı: Rehavete Kapılmayalım

MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin “Abdullah Öcalan” çağrısı sonrası başlayan sürece ilişkin konuşan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, “Bizler barışı en çok isteyenleriz, barış için canımızı verenleriz. Barış için gece gündüz mücadele edenleriz” dedi ve ekledi:

“Barışın onurlu bir şekilde, demokratik bir zeminde gerçekleşmesi için mücadele edenleriz. Bu gelişmeler devam ederken hiçbirimiz beklemeci bir pozisyona düşmeyelim, asla rehavete kapılmayalım. Mücadelemizi daha çok büyütmemiz gereken, demokratik zeminde alanlarda meydanlarda olmamız gereken bir dönemdeyiz. Nasılsa genel merkezimiz bazı görüşmeler yapmaktadır diyerek yerellerimiz asla rehavete kapılmamalı.”

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, partisinin Kars İl Örgütü tarafından düzenlediği kongrede konuştu. Hatimoğulları, konuşmasında şunları söyledi:

“Bugün normal şartlarda demokratik bir ülkede yaşıyor olsaydık bizlere ev sahipliği yapacak olan açılış konuşmasını yapacak olan kimdi? İl eş başkanımız sevgili Seyfettin Başkan olacaktı ama şimdi kendisi Sayın Öcalan için başlatılan yürüyüşten dolayı bir kez daha cezaevine girdi. Ben buradan Seyfettin Başkanın şahsında hapishanede esir olarak tutulan bütün siyasi tutsaklara selam ve sevgilerimizi iletiyorum. Sizler özgür kalana dek bu salondaki insanlarla beraber, halkımızla beraber mücadele etmeye devam edeceğiz.

Bütün hapishanelerden siyasi rehineler özgürleşene dek mücadelemizi sürdüreceğimizin sözünü Seyfettin Başkana ve onun gibi tutsak olan bütün yoldaşlarımıza buradan iletiyorum. Değerli arkadaşlar biraz önce buranın zengin mücadele tarihinden bahsettim. Mücadelesiyle günümüze kadar ışık tutmuş olan değerli Mahir Can’ı, Kürtçe mevlit okuduğu için tutuklanan ve hapishanede hastalandığı zaman tedavisi yapılmadığı için hayatını kaybeden Mele Ali Boşnak’ı onların şahsında yitirdiğimiz bütün devrimcileri burada saygıyla anıyorum.

Türkiye’de anti demokratik uygulamaların başında ne gelir diye sorarsak Türkiye yurttaşlarının, Kürt seçmenlerin, DEM Parti ve muhalefetteki diğer partilere oy veren seçmenlerin irade gaspı gelir. Bugün kayyım atamasını adeta bir yasa haline getirmiş olan AKP seçimle elini bükemediği kesimlere, seçimle kazanamadığı belediyelere, OHAL döneminde uydurduğu bir yasa ile kayyım atamaya devam ediyor. Kayyımın ne Türkiye yasalarında ne de uluslararası yasalarda bir karşılığı yoktur. Şu anda AKP yasal bir kılıf uydurmuş olduğu korsan bir uygulama ile hayata geçirmektedir.

Birkaç gün önce Akdeniz Belediye eş başkanlarımız ve belediye meclis üyelerimiz gözaltına alındı ve neredeyse hepsi tutuklandı. Akdeniz Belediyesi’ne de diğer belediyelerimize olduğu gibi kayyım atandı. Bunu asla kabul etmiyoruz. Akdeniz halkı orada Kürdüyle Türküyle Arabıyla ortak seçtikleri eş başkanlarının ve meclis üyelerinin hapishanede olmalarına karşı gece gündüz direnişte. Kars’tan, kongremizden Akdeniz halkının direnişini alkış ve zılgıtlarımızla hep beraber selamlıyoruz. Kayyım bir siyasi darbedir. Kayyım darbesinin 12 Eylül Askeri Cuntası’nın, asker postalıyla, tankla topla gerçekleştirdiği darbelerden hiçbir farkı yoktur.

O dönemde görevden alınanlar, ihraç edilenler, kısa bir süre sonra görevlerine iade edildi ama şu anda öyle bir darbe gerçekleşiyor ki bu darbenin içinde siyasi iktidar, iktidarın koltuk değneği haline gelmiş yargı ve yarının kolluk kuvveti olan polisle birlikte gerçekleştiriyorlar. Özetle bunun adı siyasi darbedir. Kayyım irade gaspıdır. Kayyım altını kalın kalın çizdiğimiz bir nokta olarak erken dönemde elde edilmiş olanı, en önemli vatandaşlık ve demokratik hakkımız olanı elimizden almak demektir. Bunu asla kabul etmiyoruz.

Kayyım sadece Kürdün, DEM Parti’nin sorunu değil. Keşke olmasaydı. Biliyorsunuz Esenyurt’a da Ovacık’a da kayyım atandı. Yani DEM Parti’nin belediyelerine kayyım atanmasının yanı sıra ana muhalefet partisinin kimi belediyelerine de kayyım atandı. Ve şu bilinmeli ki kayyım artık bütün Türkiyeli yurttaşlarımızın, her siyasi partinin, kendine demokratım diyen herkesin sorunudur. Kayyımın atandığı bir yerde demokrasiden bahsetmek mümkün değildir. O nedenle kayyım yalnız bizim değil bütün Türkiye’nin ortak problemidir. Buradan tekrar çağrımızı yapıyoruz. Kayyım darbesine karşı Kürdü ve DEM Parti’yi yalnız bırakmayacağız.

Kayyım gaspına karşı bütün Türkiye halkları olarak ortak, demokratik bir mücadele yürütmek dışında hiçbir seçeneğimiz yoktur. Bir yandan bu iktidar barış mesajları verecek öte yandan kayyım atayacak. Bunu kabul etmek mümkün değildir. İktidar bizim bunu normal karşılamamızı, sineye çekmemizi bekliyorsa büyük yanılır. Halkımız kayyım darbesine karşı bütün demokrasi güçleriyle direnmeye devam edecek. Bir elinde gül bir elinde demir yumrukla barış tesis edilemez. Şu bilinsin ki aklımızla alaya etmeye kalkan, mantığımızla alay etmeye kalkan, oluşan barış umutlarını darbelemeye kalkanlar siyaseten kendileri kaybedecektir.

Bugün kayyım atadıkları yerleri DEM Parti olarak bizler oylarımızı katlayarak kazanmadık mı? Kars ve diğer belediyelerde kayyım seçmene rağmen belediyeleri kazanmadık mı? Yeni belediyeler eklemedik mi bu yerel seçimlerde belediyelerimize? Hepsini başardık, hepsini siz değerli halkımızın emeğiyle, partisine sımsıkı sarıldığı için, partisinin etrafında kenetlendiği için başardık. Ve biz kayyıma en büyük cevabı belediyelerimizi yeniden seçerek, belediye sayımızı arttırarak zaten verdik. O halde kayyım politikaları pratikte iflas etmiştir.

AKP şapkayı önüne koyacak ve düşünecek. “Ben kayyım atadığım halde eğer halk yeniden dönüp DEM Parti’yi seçiyorsa ben bir yanlış yapıyorum” demek zorundadır. Bugün bizler saha faaliyetlerinde gördük ki kayyıma AKP’ye oy veren seçmen de tepkilidir. Esasen bu tepkimizi demokratik bir mücadeleye dönüştürmek ve bu kayyım uygulamasını kökten ortadan kaldırmak zorundayız. Şunun sözünü veriyoruz. Bizler kentimizi de kendimizi de irademizi yönetmeye siz değerli halkımızdan aldığımız güçle devam edeceğiz, kayyımları boşa düşüreceğiz. Kayyım politikasını boşa düşüreceğiz.

Bizler kongresini yaptığımız Kars’ta yaşanan yoksulluğu çok iyi biliyoruz. Bugün Türkiye’nin ortalamasının altında bir yoksulluk var burada. Türkiye’nin ortalamasının altında bir işsizlik var, devasa bir göç var bu kentte. 2002 yılında 19 bine yakın insan bu kentten göç etmek zorunda kalmıştır. 2023 yılı TÜİK verilerine göre Türkiye’deki işsizlik yüzde 9,4 oranında, Kars’taki işsizlik bu genel ortalamayı yakalamış durumdadır. 2024’te Türkiye’de GSMH’da kişi başına düşen birim 8622 TL iken Kars’ta bu rakam 3645 TL. Yani yarısının altında. Türkiye’de çok derin bir yoksulluk var. Derin bir geçim sıkıntısı var.

Türkiye’de yaklaşık 50 milyon insan açlık ve yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Kars’a dönüp baktığımızda Türkiye ortalamasının da altında bir işsizlik ve yoksulluk var. Bunu kabul etmek mümkün değildir. Bugün iktidarın asgari ücrete verdiği zam ortadadır. Bu zam enflasyonun, oluşan açığın yarısını dahi karşılamamaktadır. İnsanlar kiralarını ödeyemiyor, çocuklarını okula gönderemiyor, faturalarını ödeyemiyor bir durumdadır. Kars bunu daha beter yaşamakta. Ve Kars’ın en önemli geçim kaynağı hayvancılık. Bu iktidarın tarımı ve hayvancılığı bitiren politikalarının en büyük bedelini de Kürdistan bölgesi yaşamaktadır. Kürdistan bölgesi bu bedeli ödemektedir.

Bu bölgenin en temel gelir kaynağı hayvancılık değil midir? Evet. Bu iktidar tarım ve hayvancılığı bitirmedi mi, bitirdi? Türkiye’de tarım ve hayvancılıkla geçimini sağlayanların ne kadar ihracat yaptığını bu salondaki değerli esnafımız halkımız bizden daha iyi biliyorsunuz. Ama şimdi kendine yerli ve milliyim diyen bu iktidar ülkeyi dışa bağımlı hale getirdi. Şimdi eti bile dışarıdan ithal eder pozisyona getirmiş durumdalar. Bunu kabul etmek mümkün değil. Biz DEM Parti olarak şu konuda çok iddialıyız. Bizler ülkenin merkezine, yönetimine geldiğimiz zaman yapacağımız ilk iş tarım politikasında ve hayvancılıkta radikal bir değişim programını hayata geçirmek, Türkiye ve Kürdistan’ı bu anlamda kalkındırmak olacaktır.

Bugün bölgesel eşitsizlik ile ilgili Türkiye rekor kırmıştır yatırımlarla. İstanbul’a Bolu’ya yaptığı yatırımı Kars’a yapmıyor. Niye yapmıyor, çünkü burada bugüne kadar ne yazık ki etnik ayrımcılık yapıldı. Yani üzülerek ifade ediyoruz ki “burada Kürt yaşıyor, Kürdü bırak da aç kalsın” gibi etnik ayrımcılık yatırımlarda belirleyici etken olmuştur ve bu bölgeye, Kars’a ve Kars gibi yerlere üvey evlat muamelesi yapılmıştır. Bununla yetinmeyip elindeki en önemli geçim kaynağı olan hayvancılığı da elinden almıştır.

“Bizim ekmeğe de, barışa da, adalete de ihtiyacımız var”

Bizler Ekmek ve Adalet Buluşmaları kapsamında Türkiye ve Kürdistan’ın dört bir yanını dolaştık. İşçilerle, emekçilerle, esnafla, hayvancılık yapanlarla, her kesimle bir araya geldik. Şimdi barışın bu kadar konuşulduğu bir dönemde, barışın bu konulara sımsıkı bağlı olduğu bir dönemden geçerken bizler kampanyamızın ikinci etabında Ekmek, Adalet ve Barış olarak yola devam edeceğiz. Bizim ekmeğe de, barışa da, adalete de ihtiyacımız var bu topraklarda. Ve ekmeğimiz eşit olana kadar, adaletin bozuk terazisi düzelene kadar, hasretini çektiğimiz barışı bu topraklarda, bu coğrafyada tesis edene kadar mücadelemize devam edeceğiz. Mutlaka başaracağız, mutlaka başaracağız.

Bugün bu salonda kongremizi gerçekleştirirken Ortadoğu’da bambaşka bir hayat akıyor. Ortadoğu’da katliamlar durmuyor, savaşlar durmuyor, çatışmalar durmuyor. Türkiye’de de yine aynı şekilde bu sorunlar varlığını sürdürüyor. Emperyalizmin bölgedeki 200 seneyi aşkındır sürdürmüş olduğu sömürge politikaları ne yazık ki hız kesmeden devam ediyor. Şimdi dünya kendine yepyeni bir düzen kurmaya çalışırken, özellikle küresel sermaye bu düzeni şekillendirmeye, kapitalist sistem bu düzeni şekillendirmeye çalışırken ne yazık ki Ortadoğu coğrafyasında kan akıtmaya devam ediyorlar.

Lübnan’da, Yemen’de, Filistin’de, Ukrayna’da, Suriye’de, Irak’ta, hangi ülkenin kapısını açıp bakarsanız bakın orada bir savaş, çatışma, çocuk ve kadın ölümleri, gözyaşı ve göçleri görüyorsunuz. Bu coğrafya çok çekti, biz çok çektik. 200 seneyi aşkındır biz ölüyoruz bu coğrafyada. İsteyerek ve severek kullanmadığım bir söz ama maalesef gerçeklik. Uğrunda savaştıkları petrol kadar insan kanı var o toprakların altında. Ama doymuyorlar. Ama bu çatışmaların bitmesine izin vermiyorlar. Oysa halkların birbiriyle sorunu yok. Oysa bu coğrafyada yaşayan inançların birbiriyle sorunu yok. Suni tartışmalar ve gerilimlerle bölge savaşa sürüklenmeye devam ediliyor.

Bu karanlık tabloyu ifade ederken orada halkların verdiği özgürlük mücadelesini bizlerin görmesi gerekiyor. Bir yandan bu savaş ve çatışmalar bir yandan emperyalist ülkelerin işgal politikaları devam ederken öte yandan direnen halklar var. Bahsettiğimiz bu geniş coğrafyanın içinde en önemli direnişi, en örnek direnişi siz değerli Kürt halkı veriyorsunuz, bu direnişin öncülüğünü yapıyorsunuz. Şu anda Ortadoğu coğrafyasında Kürt halkının verdiği mücadele, hem Rojava’da hem Türkiye’de hem Irak ve İran’da sizlerin verdiği mücadele bütün bölge halklarına örnek teşkil ediyor. Bu özgürlük mücadelesi, hak mücadelesi, ortak zemindeki mücadele çok önemlidir. Kobanî direnişini bir kez daha sizlerin huzurunda selamlıyorum.

Sizler de süreci takip ediyorsunuz. Bugün Suriye’de bir yönetim değişikliği gerçekleşti ve Suriye’de yeni bir düzen kurulmak isteniyor. Bizler de yeni düzen kurulmasını istiyoruz. Bizim kurulmasını istediğimiz düzen Suriye’de yaşayan bütün farklı halkların ve inançların yönetimde temsil edildiği, kendi inançlarını özgürce yerine getirebildiği, kendi anadillerinde özgürce eğitim görebildiği demokratik bir Suriye’nin inşasıdır. Demokratik bir Suriye inşa edilirken Rojava’da verilen mücadelenin önemi görülmelidir. Rojava çok önemli bir direniş sergiledi. Rojava’da IŞİD’e karşı, El Kaide ve El Nusra’nın uzantısı olan, kadınlara tecavüz eden, çocukları katleden, insanların gözyaşlarına bakmadan hunharca katliam gerçekleştiren o karanlık zihniyete karşı en güçlü mücadeleyi Kürt halkı Arap halklarıyla birlikte verdi.

Kürt halkı öncülük etmiştir bu mücadeleye. Kürt halkı sadece direniş gerçekleştirmedi, aynı zamanda orada yepyeni bir yaşamı kurmayı başardı. Bir toplumsal mutabakat sonucu geliştirmiş oldukları ortak yaşam bildirgesi ile yaşama devam ettiler. O bildirgede ortak yaşam vardı, Rojava’da yaşayan bütün farklı halkarın bir arada yaşayabileceği, kendi diliyle, rengiyle, inancıyla özgürce yaşaması vardı, kadınların siyasette ve kamusal alanda varlıkları vardı, Ortadoğu coğrafyasının büyük bir merakla izleyip takip ettiği eş başkanlık ve eşit temsiliyet vardı. O toplumsal sözleşmede seküler yaşam vardı. Ortadoğu’nun en büyük ihtiyacı olan seküler yaşam vardı o toplumsal sözleşmede.

İşte oluşturulacak yeni Suriye yönetiminde bu toplumsal sözleşmenin orada varlık göstermesi, tanınması ve Kürt halkının statüsünün görülmesi çok önemlidir. Ama Türkiye’deki bu gelişmelerden sonra, Suriye’de neler yapılıyor? Ne yazık ki orada saldırılar devam ediyor. SMO üzerinden saldırmaya devam ediyorlar. Oradaki farklı çeteler üzerinden saldırıya devam ediyorlar. Sadece 8 Ocak’tan bugüne kadar Tişrin Barajı’nda sivillere dönük 5 saldırı gerçekleşti. En son dün gerçekleşen saldırıda 3 sivil hayatını kaybetti 19 sivil yaralandı. Tişrin’de özgürlük nöbetinde bulunan değerli halklarımıza buradan, Kars’tan selamlarımızı iletiyoruz. Onların direnişini saygıyla selamlıyoruz.

Hepimizin büyük bir merakla izlediği İmralı süreci. Biliyorsunuz 1 Ekim’den bu yana Türkiye’de kimi gelişmeler oldu. Bir barış süreci mi olacak, acaba bu süreç bir barış sürecine mi evirilecek soruları siz değerli halkımızın en temel gündemi oldu, bunu çok iyi biliyoruz. Şundan emin olun bu süreci sadece Kürt halkı izlemiyor, Türkiye’nin batısı, Türkiye halklarının tamamı, Türkler, Kürtler, Araplar ez cümle burada sayamadığımız Türkiye’deki bütün halklar bu süreci izliyor. Televizyonlarınızı açıp baktığınızda ana akım medyada 7/24 Kürt sorunu tartışılıyor. Bu bir yandan elbette çok iyi ve bizlerin umudunu büyütüyor.

DEM Parti İmralı Heyeti’nin, İmralı’ya ziyareti oldu. O ziyaretten hemen sonra heyetimiz parlamentoda temsili bulunan siyasi partileri ziyaret etti. Sayın Öcalan’ın mesajını kendilerine ilettiler. Çok önemli bir nokta, 25 seneyi aşkın bir süredir İmralı’da tutulan Sayın Abdullah Öcalan, 4 seneden fazladır ağır tecrit altında tutulurken o kapılar biraz aralandığında gönderdiği mesaj barış ve çözüm oldu. Biz de kendisine selamlarımızı iletiyoruz. Mesajını aldığımızı söylüyoruz, bu mesaja sahip çıkacağımızın altını kalın kalın çiziyoruz. Değerli Türkiye halkları, Kürt sorunu vardır. Ne mevcut olan iktidar, ne başka bir kesim hiçbirisi bir terör parantezine alarak Kürt sorununu tanımlayamaz.

Kürt sorunu siyasi, toplumsal, halkların ortak yaşamını zedeleyen bir sorundur. Ve bizler bu soruna bir son vermek istiyoruz. Ve bu sorumluluk yani Kürt sorununun çözümü sadece Sayın Abdullah Öcalan’ın omuzlarına yıkılamaz. Sayın Öcalan’ın verdiği mücadelede ve gönderdiği mesajda en önemli vurgulardan biri sadece iktidarın değil aynı zamanda muhalefetin de üzerine düşen görev ve sorumluluğunu hatırlatması olmuştur. Biz de buradan hatırlatmak istiyoruz. Türkiye çok çekti, çok acılar çekti. Kürt halkı acılar çekti, gençlerini kaybetti, Türkler gençlerini kaybetti. Ve bizlerin buradaki en büyük muradı bu kan ve gözyaşının durmasıdır. Ortak yaşamı birlikte inşa edelim.

Bir iç barıştan bahsediliyor, bir Türk ve Kürt ittifakından bahsediliyor. Bunu DEM Parti olarak biz çok önemsiyoruz. Buna çok kıymet veriyoruz. Ortadoğu’nun bu karmaşık tablosu içerisinde tam da bu dönemde Kürt sorununun çözümünün hem Türkiye hem de bölgeye sağlayacağı faydaları gayet iyi biliyoruz. Bunun için meclis adres olmalıdır, bunun için bu süreci bütün demokrasi güçlerinin, parlamentoda temsili olan bütün siyasi partilerin sahiplenmesi şarttır.

Heyetimiz siyasi partileri dolaştığında gördü bunları, bizlere de bilgisini verdi. Şunu söylediler, iç siyasette yani muhalefette gerçekten toplum ve siyasi partiler çözüme hazır. Bu çözümün olmaması için hiçbir sebep yok. Yeter ki devlet çözüm konusunda ve İmralı ile diyalog konusunda mevcut çizgiyi geliştirip ilerletsin. Bunu yaparsa bu sürece bütün Türkiye halkları hazır, siyasi partiler hazırdır. Bu büyük bir olanaktır. Bizim için tarihsel bir olanaktır.

Değerli arkadaşlar yine buradan önemli ve altını çizmemiz gereken bir nokta var. Evet bu görüşmeler var ama bu görüşmeler tecridin tamamen kalktığı, sürecin sağlıklı bir şekilde ilerlediği anlamını taşımaz tek başına. Bunun yanı sıra yapılması gereken Sayın Abdullah Öcalan’ın sağlık, güvenlik ve özgürlük hakkının sağlanması, bu koşulların oluşturulması ve barış için daha çok çalışabilecek koşulların yaratılmasıdır. Güçlü bir barışı bizler güçlü bir toplumsal örgütlenme ile sağlayabiliriz.

Bu vurguyu gittiğimiz her yerde ben de eş başkanımız sevgili Tuncer Bakırhan da yapıyor. Parti sözcülerimiz de, grup başkanvekillerimiz de yapıyor, bu çok önemli. Bizler barışı en çok isteyenleriz, barış için canımızı verenleriz. Barış için gece gündüz mücadele edenleriz. Barışın onurlu bir şekilde, demokratik bir zeminde gerçekleşmesi için mücadele edenleriz. Bu gelişmeler devam ederken hiçbirimiz beklemeci bir pozisyona düşmeyelim, asla rehavete kapılmayalım. Mücadelemizi daha çok büyütmemiz gereken, demokratik zeminde alanlarda meydanlarda olmamız gereken bir dönemdeyiz. Nasılsa genel merkezimiz bazı görüşmeler yapmaktadır diyerek yerellerimiz asla rehavete kapılmamalı.

Hem emek veren bütün yoldaşlarımdan hem seçilecek yeni yönetimden taleplerimizi belirtmek isterim. Lütfen barış için gece gündüz demeden çalışalım. Göreve geldiğiniz ilk anda, görev dağılımını gerçekleştirdiğiniz ilk anda planlamanıza barışı alarak gece gündüz demeden kapı kapı dolaşarak barışın neden gerekli olduğunu herkese anlatmak, barış duygumuzu, mücadelemizi dipdiri tutmak, her eylem ve etkinliğe bir kişi gidiyorsak yanımıza 5 kişiyi alarak gitmek, 50 kişiysek 100 yapmak, 100 isek onu 300, 500 yapmak gerekiyor. Sizden yerellerimizden en büyük ricamız bu.

Bunu tek başına genel merkez yapamaz. Bunu tek başına İmralı’nın omuzlarına bırakamayız. Barışı geniş bir toplumsal kesim tarafından sahiplenmenin yolu yerellerde bu projenin genişlemesi için çalışmak ve bunu sağlamaktır. Ben bunu yapacağımıza yürekten inanıyorum. Bizim Kars’tan Edirne’ye kadar, Hakkari’den Muğla’ya kadar barışı kapı kapı gezerek bütün halklarımıza anlatmamız gerekiyor. Ben bu görev ve sorumlulukla hepimizin özellikle seçilecek yeni yönetimimizin yoğun bir çalışma içince olacağına inanıyorum. Bu duygu ve düşüncelerle hepinizi saygı ve sevgiyle selamlıyorum. Bizler mutlaka kazanacağız, barış mutlaka kazanacak, serkeftin.”

Paylaşın

Hatimoğulları’ndan “Kayyım” Tepkisi: Seçme Ve Seçilme Hakkımızı Elimizden Alamazsınız

Van’da konuşan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, “Buradan Ankara’ya seslenmek istiyorum: Seçme ve seçilme hakkımızı elimizden alamazsınız. Erken dönemde bu ülkede seçme ve seçilme hakkı, demokrasinin asgari koşulu olarak belirlenmiştir ve anayasal güvence altına alınmıştır. Bu hakkımızı sizlere vermeyeceğiz” dedi.

Haber Merkezi / Van Büyükşehir Belediyesi Atsushi Miyazaki Afet Koordinasyon Merkezi’nin açılışına DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğlulları, DEM Parti Milletvekilleri Gülcan Kaçmaz Sayyiğit, Gülderen Varlı, Zülküf Uçar, Van Büyükşehir Belediyesi Eşbaşkanları Neslihan Şedal ve Abdullah Zeydan, ilçe belediye başkanları, Japonya Maslahatgüzarı Tahara Koji, Japonya Büyükelçiliğinden diplomat Riyoichiro Hoshio, Türkiye Belediyeler Birliği (TBB) Genel Sekreteri Suat Yıldız, TBB Özel Kalem Müdürü Nurdan Türeci Akova, TBB Meclis üyesi ve Selçuk Belediye Başkanı Filiz Ceritoğlu Sengel, AAR Ülke Direktörü Konako Ona Miyachi, AAR İdari İşler Müdürü Şiyar Ada katıldı.

Açılışta konuşan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, şu ifadeleri kullandı: “Hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum. Bugün Van’da çok anlamlı bir iş gerçekleşiyor. Yaklaşık üçte ikisi, birinci ve ikinci deprem kuşağında olan bir ülkeyiz ama AKOM (Afet Koordinasyon Merkezi) gibi kuruluşlar Türkiye’de o kadar az ki. Depremlerle ve doğal afetlerle mücadele koordinasyonları Türkiye’de o kadar az ve yetersiz ki. Oysa onlara su kadar, ekmek kadar ihtiyacımız var. Böyle bir ihtiyacı yerine getirdiği için Van Büyükşehir Belediye Eş Başkanlarımıza ve bu çalışmada emek veren bütün emekçi arkadaşlarıma çok teşekkür ediyorum.

Yine biraz önce yapılan konuşmalarda ifade edildi. 2011’deki Van depremi burada büyük acılar yaşattı. Ne yazık ki Türkiye’nin birçok yerinde yaşanmış depremler gibi. Türkiye’de son 100 yılında 7 ve üzerinde yaklaşık 16 deprem gerçekleşti, sayısız sel gerçekleşti ve neredeyse hepsinde çok büyük can kayıplarımız oldu. Van depreminde Japonya’dan kalkıp gelerek Van halkıyla mükemmel bir dayanışma sergileyen Atsushi Miyazaki’yi burada kaybettik. Kendisini saygıyla anıyorum. Bizlerle, Van halkıyla, Türkiye halklarıyla göstermiş olduğu dayanışmadan dolayı Japon halkına da teşekkürlerimizi sunuyorum.

Sadece deprem değil, Van ve bütün bölge aynı zamanda çığ tehlikesiyle karşı karşıya olan bir bölge. Yoğun kar yağışı, soğuklar ve yağmurlar doğal afetleri oluşturan etmenlerdir. AKOM’un sadece Van’a değil, bütün bölgeye hizmet edecek olması da bütün bölgemiz için oldukça hayırlı ve önemlidir. O bakımdan canı yürekten arkadaşlarımızı bu çalışmadan dolayı tebrik ediyorum. Bizler şunu çok iyi biliriz: Deprem değildir insanı öldüren; binadır, ihmaldir. Bunu, 6 Şubat 2023’teki Maraş merkezli depremde ve 20 Şubat 2023’teki Hatay merkezli depremde hep birlikte çok acı bir şekilde deneyimledik.

11 ilimizi etkisi altına alan o depremde ben de Hatay’da bulundum. Depremin birinci gününden itibaren oradaydım, aylarca deprem yaralarının sarılmasıyla ilgili faaliyetlere katıldım. Deprem dayanışma ağlarının oluşması için emek verenlerdenim. Depremin birinci gününde oradayken, AKOM gibi kurumların eksikliğini fark ettik. Orada bir kepçe bulabilseydik, bir gece içinde onlarca insanı kurtarabilirdik. Bir küreğin, bir hiltinin, bir kepçenin, bir kazmanın ne kadar hayat kurtarabileceğini o gün orada deneyimledik. Biz o depremde bunlara ulaşamadık. Göçük altındaki insanların çığlıklarını şu an kulaklarımda duyar gibiyim. Biraz önce Japonya’dan gelen değerli konuk Miyazaki’nin annesinin mesajını okurken, depremde yitirdiğimiz canlarımız gözlerimin önünden geçti. Onlar annemizdi, ablamızdı, kardeşimizdi, komşumuzdu, arkadaşımızdı. Hepsinin çığlıklarını kulaklarımızda hissettik. Siz Van halkı Van depreminde; biz Hatay’da hissettik, Maraşlı Maraş’ta bunları hissetti.

Biz bu acıları aza indirebilirdik. Bu acıları birkaç şekilde aza indirebilirdik. AKOM gibi kuruluşların tam teşekküllü biçimde altyapısının sağlanmasıyla ve bunların sahada yürüteceği anlık acil faaliyetlerle biz bu ölümleri azaltabilirdik. Elbette bu ölümleri azaltmanın yine en önemli yolu -Belediye Eş Başkanlarımız da ifade etti- binaların sağlamlaştırılmasıdır. Bina stoklarına geri dönüp bakmak, onları dirençli hale getirmek gerekir. Bunun dışında deprem kuşağında olan kentlerin başka bir seçeneği yoktur.

Bunu da yapmak mümkündür. Biz gerek parlamentoda gerek parlamento dışında depremle ilgili yaptığımız her konuşmada Japonya’yı örnek verdik. Bakın Japonya depremi en çok yaşayan ülkelerden biridir. Her seferinde neredeyse 9 şiddetinde deprem yaşadıkları halde, neredeyse bir insanın dahi burnu kanamıyor. Demek ki doğru bir planlama ve çalışmayla bu işlerin üstesinden gelebiliriz. Bunun için tek başına belediyelerin, yerel yönetimlerin olanakları yetmez.

Burada merkezi hükümetin sağlayacağı kaynaklar, bu meseleyi önemsemesi çok önemlidir. Türkiye birinci ve ikinci kuşak deprem bölgesi. Böylesi bir yerde merkezi hükümetin en temel politikalarından biri bunlar olmalıdır. Biz çağrımızı bir deprem kentinden yinelemek istiyoruz: Bu çalışmaları sadece Van’la sınırlı tutmayalım. Merkezi hükümet destek çıksın ve yerel yönetimlerimiz AKOM gibi oluşumlara kavuşsun. Bu mesele hayatidir. Biz bunun ne kadar hayati olduğunu Maraş ve Hatay merkezli depremlerde iliklerimize kadar hissettik.

Doğal afetler konusunda çok önemsediğim bir konunun altını çizmek istiyorum. Dayanışma ağları hayat kurtarır. AKOM gibi kuruluşların yapacağı iş sadece teknik altyapıyı hazırlamak, alet ve edevata sahip olmak değildir; aynı zamanda özellikle mahalle bazlı gönüllülere eğitim vermek de hayati önemdedir. Belediye Eş Başkanlarımız biraz önce bundan bahsetti. Bundan çok mutlu olduğumu da ifade etmek isterim. En önemli çalışmalardan biri doğal afetler konusunda toplumda farkındalık yaratmaktır, bunun eğitimini vermektir. Arama-kurtarma faaliyetlerine katılan gönüllülerin ne yapacaklarını biliyor olması da hayati önemdedir. AKOM’un asıl kadroları kadar mahalle bazlı yapılacak olan eğitim çalışmalarının da çok büyük bir önemi vardır. Arkadaşlarımızın bu çalışmaya da eğilim göstereceklerini biliyor olmanın mutluluğunu yaşıyorum.

Depremlerden, doğal afetlerden bahsediyoruz. Deprem ve diğer doğal afetlerin sadece insan yaşamını yok etmediğini, aynı zamanda kentlerimizi ve kentlerin tarihini de ortadan kaldırdığını biliyoruz. İşte bu tür çalışmaları yaparken ve kentlerimizi dirençli hale getirirken, bir yandan insan yaşamına sahip çıkmış oluyoruz, diğer yandan da kentimizin doğasına, tarihine, siluetine ve kimliğine sahip çıkmış oluyoruz. Bu bakımdan da gerçekten çok önemli.

Biz bugün burada bu açılışı gerçekleştirmek üzere bir araya gelmişken, ne yazık ki Akdeniz Belediyesine kayyımcı zihniyet müdahale etti. Akdeniz Belediye Eş Başkanlarımız, meclis üyelerimiz ve bazı müdürlerimiz sabaha karşı gözaltına alındı. Belediyede şu an kolluk kuvvetlerinin kuşatması var. Hiçbir belediye çalışanı ve meclis üyemiz içeri alınmıyor. Bunu kabul etmek mümkün değil. DEM Parti belediyeleri, AKOM gibi oluşumları oluşturmak için seçildiler. DEM Parti belediyeleri, kente hizmet etmek için seçildi. DEM Parti belediyeleri, bir kentin ve bir toplumun ne ihtiyacı varsa, yerel yönetimlerin üzerine düşen ne varsa yerine getirmek için seçildi.

“Seçme ve seçilme hakkımızı elimizden alamazsınız”

DEM Parti’nin belediyeleri ile Konya Belediyesi arasında hiçbir fark yoktur. Aynı görevle, aynı anlayışla, aynı hukuk sistemiyle, aynı anayasal düzenlemeyle seçilmişlerdir. Ancak ne yazık ki bize kayyımcı anlayışı reva gören bu iktidar, kayyım atayarak bu hizmetleri yapmamızı engellemektedir. Kayyımları deneyimleyen bir ildeyiz, Van’dayız. Kayyımın burada hizmetsizlik ürettiğini, belediyenin kaynaklarının hizmete değil yandaşa harcandığını çok iyi biliyoruz. Atanmış olan bütün kayyımların öyle yaptığını biliyoruz.

Buradan Ankara’ya seslenmek istiyorum: Seçme ve seçilme hakkımızı elimizden alamazsınız. Erken dönemde bu ülkede seçme ve seçilme hakkı, demokrasinin asgari koşulu olarak belirlenmiştir ve anayasal güvence altına alınmıştır. Bu hakkımızı sizlere vermeyeceğiz. Bizim belediyelerimiz, başta AKOM olmak üzere bu kentin ihtiyacı olan her şeyi; yolu, suyu, sosyal faaliyetleri, kültürel faaliyetleri üretmek üzere seçilmiştir. Belediyelerimizi rahat bırakın ki hizmet üretsinler.

Yarın Akdeniz Belediyesinde olacağım. Heyetimizle beraber esas açıklamamızı orada yapacağız. Belediye Eş Başkanlarımız ve gözaltındaki bütün arkadaşlarımız derhal serbest bırakılmalıdır. Sözlerime son verirken, Van Büyükşehir Belediyesinin yapmış olduğu bu hizmetin ne kadar kıymetli olduğunu bir kere daha vurgulamak istiyorum. Belediyelerimiz hizmet üretmek için vardır. Belediyelerimiz hizmeti halkla buluşturmak için vardır.

Belediyelerimiz o kentin dokusunu, kültürel kimliğini, birikimini geliştirmek ve ileriye taşımak için vardır. Belediyelerimizin bu konudaki çalışmalarına müdahale edilsin istemiyoruz. Belediyelerimiz hizmet üretmeye devam etsin. Değerli arkadaşlar, bu çalışmanızdan dolayı sizleri bir kez daha kutluyorum. Emeklerinize sağlık. Eş Genel Başkanımız Tuncer Bakırhan’ın da hayırlı olsun dileklerini sizlerle paylaşmak isterim. Sağ olun, var olun.”

Paylaşın

Bakırhan Ve Hatimoğulları: Boyun Eğmedik, Eğmeyeceğiz

DEM Parti Eş Genel Başkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan, Mersin Akdeniz Belediyesi eş başkanları Hoşyar Sarıyıldız ve Nuriye Aslan’ın gözaltına alınması ve yerlerine “kayyım” atanmasına tepki gösterdi.

Haber Merkezi / Tülay Hatimoğulları, “Her seçimde yenilgiye uğrasa da iktidar, kayyım darbesinde ısrarcı. Bu ısrar halkın seçme ve seçilme hakkının elinden alınmasıdır” ifadelerini kullanırken, Tuncer Bakırhan ise, “Sizlerin darbeci pratiklerine, zulmünüze hiçbir zaman boyun eğmedik, eğmeyeceğiz” dedi.

Mersin’in Akdeniz Belediyesi DEM Partili eş başkanları Hoşyar Sarıyıldız ve Nuriye Arslan gözaltına alındı. Gözaltına alınan Hoşyar Sarıyıldız ve Nuriye Arslan’ın yerine kayyım atandı.

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan, gözaltı ve kayyım kararına tepki gösterdi. Hatimoğulları, sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı: “Akdeniz belediye Eş Başkanlarımız Nuriye Aslan ve Hoşyar Sarıyıldız’ın gözaltına alınması, halk iradesine yönelik gerçekleştirilmiş açık bir darbedir. Her seçimde yenilgiye uğrasa da iktidar, kayyım darbesinde ısrarcı.

Bu ısrar; halkın seçme ve seçilme hakkının elinden alınmasıdır. Birlikte yaşama ve yönetme modeli olarak bir demokrasi anahtarı olan kent uzlaşısına saldırıdır. Biz barış için yol almak isterken, halkın iradesine bir kez daha el uzatılmıştır. Her yerde bu kayyımcı anlayışa karşı durmaya, halkların iradesini savunmaya devam edeceğiz. Asla mücadeleden geri durmayacağız.”

Tuncer Bakırhan, ise sosyal medya hesabı üzerinden yaptığı açıklamada şunları söyledi: “Akdeniz Belediye Eşbaşkanlarımız Nuriye Arslan ve Hoşyar Sarıyıldız ile Meclis üyelerimiz siyasi kumpasla gözaltına alındı. Akdeniz’de yaşayan halkların siyasi iradesine yönelik sergilenen bu düşmanca tutumla demokratik siyasetin ve yerel yönetimlerin tasfiyesi hedeflenmektedir.

Darbelerle bizi hizaya getirmeye çalışacağını zanneden acizlere, bir elinde kadife diğer elinde demir eldivenle dolaşan iktidara bir çift sözümüz var. Bu iki eli de çok iyi tanıyoruz ama siz de bizi çok iyi bilirsiniz. Sizlerin darbeci pratiklerine, zulmünüze hiçbir zaman boyun eğmedik, eğmeyeceğiz. Bedeli ne olursa olsun kayyım darbelerine karşı mücadele edeceğiz, halkımızın iradesini her koşulda savunacağız.”

DEM Parti, Sarıyıldız ve Aslan ile dört belediye meclis üyesinin gözaltına alınmasına ilişkin yazılı açıklama yaptı. “AKP iktidarı halk iradesine karşı darbeci pratiklerinden vazgeçmiyor” diyen DEM Parti, açıklamanın devamında şunları kaydetti:

“Gözaltı ve kayyım gerekçesi yapılan soruşturmanın 2024 yılına ait olduğu söyleniyor. Bu yöntemlerin tamamını iktidarın yıllardır halk iradesine karşı yürüttüğü darbe pratiklerinden gayet iyi biliyoruz. İçeride ve dışarıda Kürt düşmanlığı yürüten, halk iradesine tahammül edemeyen iktidar ne yaparsa yapsın daha büyük kaybetmeye mahkûmdur. Her yerde bu kayyımcı anlayışa karşı durmaya, halkımızın iradesini savunmaya devam edeceğiz.”

DEM Parti tarafından yapılan açıklamada dört belediye meclis üyesinin de gözaltına alındığı belirtildi.

Mersin Cumhuriyet Başsavcılığı’nın, “terör örgütü propagandası yapmak”, “silahlı terör örgütüne üye olmak”, “Terörizmin Finansmanının Önlenmesi Hakkında Kanunu’na aykırılık” ve “2911 Sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’na muhalefet” suçlarına yönelik soruşturma başlattığı belirtildi.

Paylaşın

Tülay Hatimoğulları: Asla Geri Adım Atmayacağız

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, “20’nci yüzyılda barışı ıskaladık ama 21’inci yüzyılda barışın kurucusu olmalıyız. Cumhuriyetin demokratikleşmesi için elimizden gelen her türlü çabanın içerisindeyiz. Barışın Türkiye’de tesis edilmesi için elimizden gelen her türlü çabayı hep beraber sürdüreceğiz. Bundan asla geri adım atmayacağız” dedi.

Haber Merkezi / Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, Mardin Nusaybin’de konuştu. Hatimoğulları, konuşmasında şunları söyledi: “Hepinizi sevgi ve saygıyla selamlıyorum. Bugün burada yürüyüşümüzü gerçekleştirerek nöbet yerimize gitmek üzere toplandık. Ancak kolluğun engeliyle karşılaştık ve yürüyüşümüzü gerçekleştiremeden açıklamamızı yapmak durumunda kaldık. İşte bu engellemelerin ortadan kalkması, bu ülkenin demokratik bir ülke haline dönüşmesi için bizler mücadele ediyoruz.

Bir yurttaşın anayasal hakkı olan her ne varsa, hepsinin yaşama geçmesi için mücadele ediyoruz. DEM Parti olarak işçilerin, emekçilerin, ezilenlerin, sömürülenlerin ve kadınların özgürlük mücadelesinin önünün açılması için mücadele ediyoruz. Bir kez daha altını çiziyorum: Anayasada tanımlı olan yurttaşlık haklarımızın, siyasi parti haklarının hayata geçmesi için mücadele ediyoruz. Ama bugün ne yazık ki bu rejim bir kez daha sınıfta kalmıştır, kadınların önüne barikatlarla çıkmıştır.

Mardin’in bağrından çıkan Sevgili Cihan Bilgin ve Nazım Daştan, sınırın ötesindeki çatışmaları ve savaşın kirli yüzünü bütün dünyaya duyurmak için özgürce haberlerini yapmaya çalışan iki basın emekçisiydi. Onlar 20 gün önce SİHA ile katledildiler. 20 gündür cenazeleri morgda. 3 gündür aileler Habur Sınır Kapısında çocuklarının cenazelerinin teslim edilmesi için bekliyor. Hem bizim Ankara’daki girişimlerimize rağmen hem de ailelerin yasal hakkı olan taleplerine rağmen ne yazık ki cenazeler ailelere teslim edilmedi.

İslami değerlerimizde, inancımızda, Ortadoğu’daki bütün inançlarda, dünyadaki bütün inançlarda her cenaze kendi inancına göre ritüelleriyle toprağa defnedilir ya da başka şekilde Hakka uğurlanır. Böyle bir esas ilkemiz vardır. Ancak İslami değerlere önem verdiğini söyleyen bu iktidar iki cenazenin 20 gündür toprakla buluşmasını engellemiştir. Bunu asla kabul etmiyoruz. Bugün aldığımız habere göre, aileler, çocuklarının cenazeleri daha fazla morgda kalmasın diye cenazelerin orada gömülmesini istedi. Sizlerin huzurunda her iki basın emekçisini bir kez daha anıyorum ve onların kendi memleketlerinde gömülmesini engelleyen anlayışı da bir kez daha kınıyorum.

Bugün 9 Ocak Paris Katliamının yıldönümü. Bundan 9 yıl önce Paris’te Sakine Cansız, Leyla Şaylemez ve Fidan Doğan, 3 Kürt siyasetçi kadın katledildi. Bir suikastla katledildiler. Hala bu olayın ardındaki gerçeğin kamuoyuna açıklanmamış olması, Fransa dahil olmak üzere yetkililerin bu konuda gerekli açıklamaları hala yapmamış olması esef vericidir. Sadece bu 3 kadın değil, biraz önce açıklamada ifade edildi. Kürt kadın siyasetçiler her yerde hedef haline getirilmiştir. Kadın siyasetçiler her yerde hedef haline gelmiştir.

Çünkü bu anlayış, bu erkek egemen sistem, başta siyasetçi kadınlar olmak üzere kadınları katlediyor. Dahası her güne bir kadın cinayeti ile uyanıyoruz. Bu iktidara, İstanbul Sözleşmesinden vazgeçmeyin, İstanbul Sözleşmesi kadını koruyan bir sözleşmedir, bunu uygulayın dedik. Ancak sözleşmeden çekildiler. Siyasetçi kadınlar katlediliyor. Evimizde de erkekler tarafından katledilmeye devam ediyoruz. Hem siyasi suikastlara hem de kadın cinayetlerine karşı dün olduğu gibi bugün de ‘Kadın, Yaşam, Özgürlük ‘ demeye, ‘Jin, Jiyan, Azadî ‘ demeye devam edeceğiz.

Yine İran’dan gelen haber var. İran’da Pexşan Ezizi isimli Kürt kadın siyasetçi Tahran’da Evin Cezaevinde. Hakkında idam kararı alınıyor. Bu idam kararı asla kadınlar tarafından kabul edilemez. Bunu tanımıyoruz. Bugün Türkiye’nin dört bir yanından sesler yükseliyor, ‘Bu idam kararı derhal kaldırılsın! ‘ deniyor. Biz de Nusaybin’den bir kez daha diyoruz ki Pexşan Ezizi hakkındaki idam kararı kaldırılsın. Buradan İran devletine sesleniyoruz: Kadınların sesini duyun ve idamlara son verin.

“Rojava’daki seküler yaşama bütün Ortadoğu halkları sahip çıkmalı”

Değerli halklarımız, sizler burada 28 gündür nöbettesiniz. 3 Ocak’ta Suruç’taki nöbete katılmış, mesajlarımızı Suruç’tan vermiştik. Nusaybin’de, sınırın sıfır noktasında sadece Suriye’ye ve Türkiye’ye değil Ortadoğu’nun tamamına barış mesajlarımızı, yaşamla ilgili olumlu mesajlarımızı vermek üzere nöbetlerimizi sürdürüyoruz. Sınırın öte yanında barışın olmasını bekliyoruz. Demokratik bir Suriye’nin inşa edilmesini bekliyoruz. Ortadoğu’nun bu karmakarışık durumu içerisinde demokratik bir Suriye’nin inşa edilebileceğine yürekten inanıyoruz.

Kuzey ve Doğu Suriye’de, Rojava’da geliştirilen özyönetime karşı, en geniş toplumsal mutabakata karşı itirazlar yükseliyor. Biz buradan bir kez daha diyoruz ki Rojava’da halklar çok önemli bir toplumsal sözleşmeye imza atmıştır. Yalnız Kürt halkı değil; orada yaşayan Araplar, Ezidiler, Ermeniler bütün halkların ortak bir mutabakatı vardır. Bu mutabakatta en önemli şey kadınların yaşam hakkının en ileri seviyede savunulmasıdır.

Eş başkanlık ve eşit temsiliyet önemsenmiştir. ‘Hangi din, inanç ve mezhepten olursan ol, ayrımcılığa maruz kalmadan eşit yurttaş olarak haklara sahipsin ‘ diyor bu toplumsal mutabakat. Aynı toplumsal mutabakat, her dinden ve inançtan insanın kendi inancından dolayı sorgulanamayacağını söylüyor. Bizler de seküler yaşamı savunan bu toplumsal sözleşmeye bütün Ortadoğu halklarının sahip çıkması gerektiğine inanıyoruz.

Ama ne yapılıyor Türkiye’den yapılan müdahalelerle? Dün Tişrin Barajına nöbet tutmak üzere, tıpkı siz Nusaybin halkı gibi, giden yurttaşlar katliama maruz kalmıştır. Şu ana kadar aldığımız habere göre 5 yurttaş hayatını kaybetmiş, 15 kişi yaralanmıştır. Bunu kabul etmemiz mümkün değil. Türkiye’de Sayın Öcalan ile barış görüşmelerinin devam ettiği bir dönemde Tişrin’de bu katliamın gerçekleşmesini kabul edemeyiz.

Tişrin’de gerçekleşen apaçık bir savaş suçudur, sivil insanlara yönelik doğrudan bir katliamdır. Bunu gerçekten kabul etmek mümkün değil. Burada barış ve kardeşlik için tuttuğunuz bu nöbet çok önemli ve kıymetlidir. Bizler bu nöbetleri barış için tutmaya elbette devam edeceğiz. Bugün İmralı’da yapılan görüşmeleri kıymetli buluyoruz. Sayın Öcalan’dan gelecek mesajları herkes dört gözle beklemektedir.

Değerli Nusaybin halkı bizim de üzerimizde kalmasın. Sayın Abdullah Öcalan, adaya giden heyetimize, ‘Halklarımıza selamlarımı iletin ‘ dedi. Ben de bir elçi olarak onun selamlarını iletiyorum. Bizler 20’nci yüzyılda barışı ıskaladık ama 21’inci yüzyılda barışın kurucusu olmalıyız. Cumhuriyetin demokratikleşmesi için elimizden gelen her türlü çabanın içerisindeyiz. Barışın Türkiye’de tesis edilmesi için elimizden gelen her türlü çabayı hep beraber sürdüreceğiz. Bundan asla geri adım atmayacağız.

Birileri çıkmış DEM Parti hakkında yazıp çiziyor. ‘DEM Parti barış istemiyor ‘ diyorlar. Asıl barış istemeyenler, bunları yazıp çizenlerdir. Asıl barış istemeyenler, bu akla bu yazıları yazdıranlardır. Kendisini barış mücadelesine adamış DEM Parti’ye ve onun geldiği siyasi parti geleneğine karşı bir hakaret olarak addederiz bunu. DEM Parti olarak, bir diyalog ve müzakere partisi olarak, barışın gelmesi için elimizden gelen her şeyi yapmak üzere yola koyulduk. Bunları çarpıtmaya kalkanlar şunu bilsin ki asıl barışı istemeyen kendileridir.

Anadolu ve Mezopotamya coğrafyası zengin bir coğrafyadır. Bütün farklı halklar ve inançlar bir arada yaşıyor. Aslında devlet ve sistem karışmasa, barış ve huzur içerisinde halklarımızın yaşayabildiği örnek bir coğrafyadır. Biz bu coğrafyamıza olan borcumuzu bilerek burada barışı yaratmak üzere her türlü çabayı sonuna kadar harcayacağız.

Buradan bir mesajımız daha var. Suriye’de barışın tesis edilmesi için bizler de elimizden gelen her şeyi yapacağız. Ama bütün güçlere buradan seslenmek istiyoruz, bütün uluslararası kamuoyuna buradan seslenmek istiyoruz. Herkesin bu çorbada olumlu yönde tuzu olmalıdır. Bizler barış demekten asla vazgeçmeyeceğiz. Yaşasın barış, yaşasın halkların kardeşliği! Hepinizi sevgiyle selamlıyorum.”

Paylaşın