DEM Parti İmralı Heyeti, Figen Yüksekdağ Ve Semra Güzel’i Ziyaret Etti

28 Aralık’ta İmralı’da PKK lideri Abdullah Öcalan ile görüşme yapan Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partili (DEM Parti) milletvekilleri Pervin Buldan ve Sırrı Süreyya Önder ile yerine kayyım atanan Mardin Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Türk’ten oluşan heyet görüşme turlarına devam ediyor.

Haber Merkezi / DEM Parti İmralı Heyeti, son olarak Kandıra Cezaevinde bulunan eski Halkların Demokratik Partisi (HDP) ve eski HDP Milletvekili Semra Güzel’i ziyaret etti. Görüşme sonrası heyet basına kısa bir açıklama yaptı ve heyet adına Sırrı Süreyya Önder, şunları söyledi:

Değerli basın emekçileri öncelikle sizlere teşekkür ederiz. Figen başkanımızla görüştük, sağlıkları ve moralleri iyiydi, Semra vekilimizle de görüştük. Bütün kamuoyuna selamları var. Figen başkan sürece dair yarın kendi hesabından bir açıklama yapacak. Sürecin tam olarak yanı başında olduğunu, omzuna ne düşerse seve seve yerine getirmeye hazır bir şekilde beklediklerini sizlere iletmemizi istedi. Onun da sizlere selamı var.

5 sene önce bu cezaevinden tahliye olmuştum, yine burada konuşmuştum. Bunu şunun için söylüyorum. 10 yıl bu ülke ağır bir zaman kaybetti. Yerine konulması imkansız olan iki şey, yitip giden canlar ve zamandır. Bu çatışmalı süreçte hayatını kaybeden, sağlığını kaybeden bütün şehitler ve gaziler bütün ülkemizin onurudur. Hepimizin onlara ağır bir sorumluluğu ve borcu vardır.

Onlara vereceğimiz en büyük armağan çatışmalı süreci sonlandırmak, bunu bir barışla taçlandırmak olacaktır. Ondan sonra hayatta olan herkese destek, hayatını kaybedenlerin geride bıraktığı yakınlarına bir yoldaş olmak hepimizin toplum olarak boynumuzun borcudur. Biz bu ciddiyet ve samimiyetteyiz. En çok da biziz, çünkü bu konuda yüreği yanan, birinci dereceden sıkıntı çeken, bedel ödeyenler de bizleriz. Hepsinin acısını yüreğimizde hissediyoruz ve kayıplarımızı rahmetle anıyoruz.

Barışa gelince şehitlerimize ve gazilerimize borcumuzun altını böylece çizdikten sonra barış çocuklarımızın gözüne bakarak kurmak zorunda olduğumuz bir şeydir. Çünkü hiçbir dahillerinin olmadığı bir çatışmalı mirası ülkenin çocukları hak etmiyorlar. Hem sorumluluğumuzun hem vicdanımızın hem de insan olmamızın gereği onlara barış içinde bir ülkeyi hazırlayıp bırakmaktır.

Çok spekülatif tartışmalar oluyor. İnanın silah kadar zarar veren bir dil bu. Ülke bölünecek, çift bayrak, çift dil falan. Gündemimizde ne böyle bir şey var ne bunu tartıştık ne de bunun iması yapıldı. Böyle bir şey yok. Kurmaya çalıştığımız barıştır. Bu konuda fikrini değiştirmek ya da kuşkusunu gidermek isteyen herkesle görüşmeye, süreci anlatmaya, derdimizi anlatmaya, önerilerini katkılarını eleştirilerini dinlemeye de hazırız. Hem parti olarak hem de biz heyet olarak. Tek ricamız bu toksik dilin bir kenara bırakılmasıdır.

Herkes hani düstur var der ya söyleyeceksen hayır söyle. Dediğimiz gibi bu kadar açık ve şeffaf bir süreç yürütüyoruz. Ama iki anahtarı var bunun, birisi ciddiyet diğeri samimiyettir. Herkesten bunu asgari düzeyde beklemek hakkımız. Çünkü bu mesele tek başına ne Ahmet beyin ne Pervin hanımın ne de benim derdim. Bu mesele bütün ülkemizin derdi başta çocuklar olmak üzere. Herkesten olumlu katkı bekliyoruz. Biz dilimizi değiştirmeyeceğiz, bu şekil saldırgan bir dil kullananlara karşı bile gelebileceğimiz maksimum nokta bu. Samimiyetini halk takdir edecektir.

Yaklaşık bir haftadır yollardayız. Yollarda görüyoruz biz. Boynumuza sarılan, barışı talep eden, elimizi çabuk tutmamızı isteyen, zaman zaman uyaran. Bu konuda halkın vicdanı her zaman olduğu gibi doğruyu işaret ediyor. Ama güvercin kasaplarına iki gözden dört ölüm bakanlara cevaz vermemek lazım. Bu da hepimizin sorumluluğu. Hepinizi saygıyla selamlıyoruz. Beklettiğimiz için kusura bakmayın.

Kürdistani partilerle görüşmenin ne zaman yapılacağına dair bir soruya da Önder, “Bunları parti planlıyor, biz ne söylersek yanlış olabilir. Ama hiçbir toplumsal kesimi bu paylaşımın dışında bırakmayacağız. Derdimiz barışı kurmak. En etkili yol hangisi ise onu yapacağımızdan kimsenin kuşkusu olmasın” dedi.

DEM Parti İmralı Heyeti, dün de Edirne F Tipi Cezaevi’nde tutuklu bulunan eski Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ve önceki dönem Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Selçuk Mızraklı’yı ziyaret etmişti.

DEM Parti İmralı Heyeti, yılbaşından sonra siyasi partilerle temaslara başlamıştı. 2 Ocak’ta TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş ile görüşen DEM Parti heyeti, daha sonra MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’yi ziyaret etmişti. DEM Parti heyeti bu hafta ise AK Parti, CHP, Gelecek Partisi, Saadet Partisi, DEVA Partisi ve Yeniden Refah partisine ziyaretler gerçekleştirmişti.

28 Aralık’ta İmralı’da PKK lideri Abdullah Öcalan’a ilk ziyareti yapan DEM Partili Pervin Buldan ve Sırrı Süreyya Önder’in ikinci kez İmralı’ya gitmesi bekleniyor.

Çözüm Süreci: Çözüm süreci, Türkiye’de 2013-2015 yılları arasında başlayan müzakereleri ifade ediyor. Bu süreç, Kürt sorununu barışçıl yollarla çözmek amacıyla başlatılmıştı.

Sürecin temel unsurları arasında, silah bırakma, demokratik reformlar ve Kürt kimliğine yönelik hakların genişletilmesi yer almaktaydı. PKK lideri Abdullah Öcalan, bu müzakerelerde kilit bir figür olarak rol almıştı. Ancak 2015’te çatışmaların yeniden başlamasıyla çözüm süreci fiilen sona ermişti. Bu dönem, Türkiye’deki siyasi dinamiklerde önemli değişimlere neden olmuştu.

28 Kasım 1978’de Diyarbakır’ın Lice ilçesinde kurulan PKK, Avrupa Birliği, Amerika Birleşik Devletleri (ABD), İngiltere, Fransa, Türkiye ve pek çok başka devlet tarafından terör örgütü kabul ediliyor. PKK lideri Öcalan, terör örgütü kurmak ve yönetmek suçundan müebbet hapis cezasına çarptırıldığı 1999 yılından beri, Marmara Denizi’ndeki İmralı Cezaevi’nde bulunuyor.

Paylaşın

DEM Parti İmralı Heyeti, Demirtaş Ve Mızraklı’yı Ziyaret Etti

28 Aralık’ta İmralı’da PKK lideri Abdullah Öcalan ile görüşme yapan Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partili (DEM Parti) milletvekilleri Pervin Buldan ve Sırrı Süreyya Önder ile yerine kayyım atanan Mardin Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Türk’ten oluşan heyet görüşme turlarına devam ediyor.

Haber Merkezi / DEM Parti İmralı Heyeti, son olarak Edirne F Tipi Cezaevi’nde tutuklu bulunan eski Halkların Demokratik Partisi (HDP) Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ve önceki dönem Diyarbakır Büyükşehir Belediye Başkanı Selçuk Mızraklı’yı ziyaret etti. Ziyaret sonrası açıklama yapan Sırrı Süreyya Önder, Ahmet Türk ve Pervin Buldan şunları söyledi:

Sırrı Süreyya Önder:” Sayın Eş Genel Başkanımız Selahattin Demirtaş ve Dr. Mızraklı kardeşimizle, yoldaşımızla konuştuk. Öncelikle sağlıklarını ve morallerini çok iyi gördük. Bu bizim için en önemlisiydi. Gelişmekte olan sürece katkı ve desteklerinin tam olduğunu iletmemizi istediler. Selahattin Bey’in Twitter hesabından da geniş bir açıklama yapılacak.

Esas şeyleri oradan alırsınız. Bizim söyleyeceğimiz bir tek bir şey var. Özellikle televizyonlarda bu konuda spekülasyon yapılıyor, sürecin şeffaf yürümediğine dair eleştiriler var. “Daha ne geziyorlar?” şeklinde serzenişler var. Arkadaşlar bunlara gerek yok. Bunlar, gelmekte olan barışa hizmet eden şeyler değil. 40 yıldır süren bir şey, boyacı küpü değil ki daldırıp çıkarasın.

Nitelikli bir emek ve çaba için, mümkün olan en geniş katılımı sağlamak için uğraşıyoruz. Bu anlamda süreci ifsad edecek ya da süreçten şüphelenecek herhangi bir tutum içine girmelerini gerektirecek herhangi bir şey yok. Şu an çözersek, iki tarafla çözeceğiz; eğer bu fırsatı da kaçırırsak, 72 taraf bu işe müdahil olacak.

Var gücümüzle heyetimiz, partimiz, dostlarımız, aydın ve sanatçı sürece destek veren bütün kardeşlerimiz olarak her siyasi görüşten ilk defa böyle geniş bir paydada buluştuk. Özellikle televizyonlardaki arkadaşlardan bu duyarlılığı bekliyoruz. Yarın Figen Hanım’ı ve diğer arkadaşlarımızı da ziyaret ettikten sonra Ankara’da geniş bir açıklama yapacağız. Bu kadar beklediğiniz için heyet olarak teşekkürlerimizi sunuyoruz.

Barışın kaybedeni olmaz. Bunu hiç aklımızdan çıkarmamız gerekiyor. Herkes kazanır, kaybeden hiç yoktur. Onun için barış bu anlamda kıymetli bir şeydir. Kamuoyunda sıklıkla çözüm ile barış kavramları birbirine karıştırılıyor. Bu doğru değil. Barış bir sarılmayla oluşturulacak bir şeydir. Çözüm demokratik bir mücadele ve uzun soluklu bir iştir.

Sorun alanlarıyla ilgili olarak bunun uzunluğu ve derinliği değişir. Şu anda kurmaya çalıştığımız barıştır. Bunun için herkesten destek bekliyoruz. Kamuoyundan gizlediğimiz ya da gizleyeceğimiz hiçbir şeyin olmayacağını açık kalplilikle söylüyoruz. Bizleri tanıyorsunuz, yüreğimiz elimizde geziyoruz barış için. Herkesin de desteğini, katkısını, önerisini ve eleştirisini kıymetli buluyoruz. Tekrar teşekkür ederiz.

Ahmet Türk: Ben bir iki kelime söylemek istiyorum. Bin yıllık Türk ve Kürt kardeşliği var, kadim bir geçmiş var. Son yüzyılda bunun bozulduğunu görüyoruz. Bizim amacımız binlerce yıl beraber yaşamış iki halkın yeniden kucaklaşması, kadim dostluğun gereğinin tekrar yerine getirilmesidir.

Bizim çabamız barış içindir. İnanıyor ve umut ediyorum ki Türkiye’de Kürt’ün Türk’e, Türk’ün Kürt’e ihtiyacı var. Biz aslında burada bir barışı sağlayacağız. Türkiye’nin Ortadoğu’da demokrasi ihraç edebilecek bir noktaya gelmesini istiyoruz. Bizim amacımız halklarımızın kardeşliğidir, dostluğudur. Halklarımızın demokratik ve özgür bir şekilde birlikte olmasıdır.

Pervin Buldan: Sayın Demirtaş ve Mızraklı’yı ziyaret ettik. Bu ziyaretten büyük bir moralle ayrılıyoruz. Demirtaş ve Mızraklı’nın bu sürece dair değerlendirmeleri oldukça açık ve net. Her koşulda ve şartta bu sürecin arkasında olacaklarını ifade ettiler. Bu bizim için çok kıymetli. Yürüttüğümüz süreç açısından çok kıymetli. O yüzden biz de heyetimiz adına hem Sayın Demirtaş’a hem Sayın Mızraklı’ya teşekkür ediyoruz. Hepimizin desteğiyle bu sürecin bir barış sürecine evrileceğinden hiçbir kuşkumuz yok. Hepimizin yolu açık olsun.

DEM Parti İmralı Heyeti, yılbaşından sonra siyasi partilerle temaslara başlamıştı. 2 Ocak’ta TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş ile görüşen DEM Parti heyeti, daha sonra MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’yi ziyaret etmişti. DEM Parti heyeti bu hafta ise AK Parti, CHP, Gelecek Partisi, Saadet Partisi, DEVA Partisi ve Yeniden Refah partisine ziyaretler gerçekleştirmişti.

28 Aralık’ta İmralı’da PKK lideri Abdullah Öcalan’a ilk ziyareti yapan DEM Partili Pervin Buldan ve Sırrı Süreyya Önder’in ikinci kez İmralı’ya gitmesi bekleniyor.

Çözüm Süreci: Çözüm süreci, Türkiye’de 2013-2015 yılları arasında başlayan müzakereleri ifade ediyor. Bu süreç, Kürt sorununu barışçıl yollarla çözmek amacıyla başlatılmıştı.

Sürecin temel unsurları arasında, silah bırakma, demokratik reformlar ve Kürt kimliğine yönelik hakların genişletilmesi yer almaktaydı. PKK lideri Abdullah Öcalan, bu müzakerelerde kilit bir figür olarak rol almıştı. Ancak 2015’te çatışmaların yeniden başlamasıyla çözüm süreci fiilen sona ermişti. Bu dönem, Türkiye’deki siyasi dinamiklerde önemli değişimlere neden olmuştu.

28 Kasım 1978’de Diyarbakır’ın Lice ilçesinde kurulan PKK, Avrupa Birliği, Amerika Birleşik Devletleri (ABD), İngiltere, Fransa, Türkiye ve pek çok başka devlet tarafından terör örgütü kabul ediliyor. PKK lideri Öcalan, terör örgütü kurmak ve yönetmek suçundan müebbet hapis cezasına çarptırıldığı 1999 yılından beri, Marmara Denizi’ndeki İmralı Cezaevi’nde bulunuyor.

Paylaşın

DEM Parti İmralı Heyeti’nin Siyasi Partiler Görüşme Takvimi Netleşti

Abdullah Öcalan ile görüşen DEM Parti Heyeti’nin Meclis’te bulunan siyasi partilerle görüşme takvimi netleşti. Heyet, dün TBMM Başkanı Numan Kurtulmuş ve MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli ile görüşmüştü.

Haber Merkezi / İmralı’da PKK Lideri Abdullah Öcalan ile görüşen Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Heyeti’nin Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) bulunan siyasi partilerle görüşme programı belli oldu.

DEM Parti Heyeti, 6 Ocak’ta Gelecek Partisi, AK Parti ve Saadet Partisi’ni 7 Ocak’ta ise Yeniden Refah Partisi ve DEVA Partisi ile görüşeceği bildirildi.

DEM Parti’den konuya dair yapılan paylaşımda şu ifadeler kullanıldı: “Heyetin önümüzdeki hafta için netleşen ziyaret programı şöyledir:

6 Ocak Pazartesi:

11.00 – Gelecek Partisi Genel Başkanı Ahmet Davutoğlu. Yer: Gelecek Partisi Genel Merkezi
13.30 – Abdullah Güler Başkanlığındaki AKP Heyeti. Yer: TBMM
15.30- Saadet Partisi Genel Başkanı Mahmut Arıkan. Yer: Saadet Partisi Genel Merkezi

7 Ocak Salı

13.00 – DEVA Partisi Genel Başkanı Ali Babacan. Yer: DEVA Partisi Genel Merkezi
15.30 – Yeniden Refah Partisi Genel Başkanı Fatih Erbakan. Yer: Yeniden Refah Partisi Genel Merkezi.”

DEM Parti vekilleri Pervin Buldan ve Sırrı Süreyya Önder’den oluşan iki kişilik heyet, İmralı’da PKK Lideri Abdullah Öcalan ile görüşmüştü. İki ismin İmralı Adası’na nasıl gittiği ise güvenlik sebepleriyle açıklanmamıştı. Buldan ve Önder, çözüm sürecinin başlarına denk gelen 2013 yılının Mart ayında da İmralı’ya giden heyette yer almıştı.

Görüşmeye katılan Pervin Buldan ve Sırrı Süreyya Önder’in imzasıyla pazar günü yayımlanan açıklamada, “İmralı’da Sayın Abdullah Öcalan ile 28 Aralık 2024 tarihinde kapsamlı bir görüşme gerçekleştirdik. Kendisinin sağlığı iyi, morali oldukça yüksekti. Kürt Sorununa kalıcı çözüm bulmaya yönelik yaptığı değerlendirmeler hayati önemdeydi” denilmişti.

Heyetin yazılı mesajında aktardığına göre Öcalan’ın mesajları şöyle: “Türk-Kürt kardeşliğini yeniden güçlendirmek tarihi bir sorumluluk olduğu kadar tüm halklar için de kader belirleyici bir önem ve aciliyet kazanmıştır.

Sürecin başarısı için Türkiye’deki tüm siyasi çevrelerin dar ve dönemsel hesaplara takılmadan inisiyatif alması, yapıcı davranması ve pozitif katkı sunması elzemdir. Bu katkıların en önemli zeminlerinden biri de şüphesiz TBMM olacaktır.

Gazze ve Suriye’de yaşanan hadiseler göstermiştir ki, dışarıdan müdahalelerle kangrenleştirilmeye çalışılan bu sorunun çözümü artık ertelenemez bir hal almıştır. Bunun ciddiyetiyle doğru orantılı bir çalışmayı başarıya ulaştırmak için muhalefetin de katkı ve önerileri değerlidir.

Sayın Bahçeli’nin ve Sayın Erdoğan’ın güç verdiği yeni paradigmaya, ben de pozitif anlamda gerekli katkıyı sunacak ehil ve kararlılığa sahibim.

Heyet bu yaklaşımımı gerek devletle gerekse siyasi çevrelerle paylaşacaktır. Bunlar ışığında gereken pozitif adımı atmaya ve çağrıyı yapmaya hazırım.

Bütün bu çabalarımız, ülkeyi hak ettiği düzeye taşıyacak ve aynı zamanda demokratik bir dönüşüm için de çok kıymetli bir kılavuz olacaktır.

Devir Türkiye ve bölge için barış, demokrasi ve kardeşlik devridir.”

İmralı’ya son ziyaret yaklaşık 10 yıl önce yapılmıştı

Kürt siyasi hareketi son İmralı ziyareti 2015’te gerçekleşmişti. DEM Parti heyetinin geçen hafta İmralı’ya gitmesiyle Kürt siyasi yaklaşık 9 yıl sonra Abdullah Öcalan’ı parti olarak ilk kez ziyaret etmiş oldu.

Nisan 2015’ten sonra siyasetçilerin adaya gitmesine izin verilmemişti. HDP’nin sık sık yaptığı çağrı ve başvurulara da olumlu yanıt çıkmamıştı.

Paylaşın

Hatimoğulları’ndan “Demokratik Suriye” Çağrısı

Partisinin belediye eş başkanları toplantısında konuşan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, “Suriye’de yeni dönemde tesis edilmesi gereken rejim demokratik bir Suriye anlayışıyla şekillenmelidir” dedi ve ekledi:

“Oradaki bütün farklıkları Kürdü, Arabı, Ermeniyi Hristiyanı ez cümle mevcut halkların inançların varlığını tanıyan onların dilini kültürünü inancını yaşam tarzını tanıyan bir demokratik Suriye’nin inşa edilmesi elzem ve acildir. Demokratik ve barışçıl bir Suriye inşa edilirse; Türkiye o zaman daha çok güvende olur. Bu çağrımızı bir kez daha yapıyoruz.”

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Belediye Eş Başkanları, Eş Genel Başkanlar Tuncer Bakırhan ve Tülay Hatimoğulları başkanlığında Ankara’da toplandı. Toplantının açılışında konuşan Hatimoğulları, şunları söyledi:

“Hepinizi sevgiyle ve saygıyla selamlıyorum. Bugün geniş konulara değineceğiz. Bir yandan yerel yönetimlerin yaşadığı sorunları DEM Parti ve muhalefet özelinde konuşacağız. Kayyım politikalarını ve bunlara karşı yürüteceğimiz mücadele ve yol haritamızı konuşacağız. Aynı zamanda Türkiye ve Ortadoğu’daki gelişmeleri hep beraber değerlendireceğiz. Belediye eş başkanlarımıza gerekli bilgilendirmeleri de yapacağız. Bugün verimli bir toplantı olacağına inanıyorum.

Sizlerin şahsında, Edip Solmazlardan Remziye Yaşarlara uzanan toplumcu belediyecilik anlayışımızı bir kez daha selamlıyorum. Tarih yazan belediyecilik anlayışımızın geleceğini nasıl tayin edeceğimizi, yol ve yöntemleri de bugün hep birlikte konuşacağız. Özgürlüklerimizin nasıl kısıtlandığını, Türkiye toplumunun nasıl dara sürüklendiğini konuşacağız. Bunu hem iktisadi hem sosyal hem siyasi hem de genel olarak insan hakları ve özgürlükler bakımından hep beraber değerlendireceğiz. AKP iktidarı 22-23 yıllık iktidarı boyunca izlediği yöntemleri bu yerel seçimlerde de izledi. Hilelere, hurdalara başvurdu. DEM Parti’nin belediyeyi kazanma ihtimalinin yüksek olduğu yerlere kayyım seçmen de atadı. Bununla da yetinmedi.

Seçim günü çok fazla hile ve hurdaya başvurdu. Bütün bunlara rağmen, siz değerli eş başkanlarımızın öncülüğünde, değerli halkımızın ferasetiyle bu oyunları ters yüz ettik ve belediye sayımızı artırarak bu seçimlerden çıkmış olduk. Sizler iki kere seçilmiş insanlarsınız. Yüz bine yakın insanın katıldığı ön seçimlerle seçilip aday oldunuz. İkinci olarak da Yüksek Seçim Kurulu’nun gerçekleştirdiği resmi seçimde belediye eş başkanı olarak seçildiniz. Kayyımcı anlayış bu tabloyu iyi görmeli, iyi anlamalı. Bu tablo kıymetli bir tablodur ve bu tablonun en kıymetli yüzleri de siz, belediye eş başkanlarımızsınız. Bunu da kayyımcı rejim iyi anlamalı, ona göre de davranmalıdır.

Türkiye’nin batısında da değerli halklarımızın talebi üzerine kent uzlaşısı kapsamında çok önemli kazanımlar elde ettik. 31 Mart seçimlerindeki başarının altında yatan en önemli gerçeklik, toplumun artık bu iktidara yeter demesidir. Toplumun kayyımcı zihniyete karşı “Biz varız!” demesidir. Siz kayyım atasanız da biz partimizden asla vazgeçmeyeceğiz diyen değerli halkımızın iradesidir bu başarının altındaki sebep. Yine bu başarının altındaki sebeplerden biri de bu ülkede yaşayan Kürtler, Araplar, Türkler, Ermeniler, Aleviler ve burada sayamadığımız birçok halkın ve inancın el ele vererek bu zihniyete karşı ortaya koyduğu tutumdur. Bu başarının arkasında emekliler vardır; asgari ücretle geçinemeyenler, barınamayanlar vardır.

Aç kalan emekçilerin tepkisini gördük bu yerel seçimlerde. Giyimine kuşamına karışılan kadınların, yaşam tarzına müdahale edilen kadınların, kadın cinayetlerinde katledilen kadınların iradesinin sonucudur bu seçimler. O nedenle halkımızın güveni, aynı zamanda bize büyük bir görev ve sorumluluk da yüklemiştir. Özellikle siz değerli eş başkanların bu iradeyi görmesi, bilmesi ve bütün pratiğini bu iradeye layık biçimde sergilemesi çok önemlidir. Hata yapma, tembellik etme, olanak yok gerekçesi sunma gibi bir lüksümüz kesinlikle yoktur. Bu başarıyı büyütmenin ve kalıcı kılmanın yol ve yöntemlerini hep beraber bulmak zorundayız.

“Bütün engellemelere rağmen çok yol aldık”

Bunun öncelikli yolu, elbette toplumsal talepler eksenli bir hizmeti öncelemektir. Gençler, kadınlar, emekçiler, çocuklar, engelliler ne istiyor? Belediye eş başkanları ve belediye yönetimleri olarak dönüp onları dinlemek, onların taleplerini planlamak ve tek tek hayata geçirmek gibi bir görev ve sorumluluğumuz var. Gençler, kültür merkezi istedi; kültür merkezi yaptık. Kadınlar yaşamın her alanında var olmak istedi, istihdam alanı istedi, özgürlükler talep etti. Bizler de yerel yönetimler olarak kadın belediyecilik anlayışımız çerçevesinde gücümüz yettiğince işler yaptık.

Emekçiler ve emekliler, emeklerinin karşılığını alacakları bir çalışma düzeni istiyorsa, bizler hem kendileriyle hem de sendikalarıyla ortak noktaları bulmak zorundayız. Engelliler için bir gün değil her gün bir yaşam mümkün deniliyorsa, bu yaşamı hayati kılmak da yerel yönetimlerin elindedir. Geriye dönüp baktığımızda, biz bu kısa süre zarfında çok yol aldığımızı görüyoruz. Bütün olanaksızlıklara ve engellemelere rağmen çok yol aldık. Ama tabii ki bu yeterli değil, daha fazlasını yapmamız lazım.

Buradan ben bütün Türkiye halklarına sesleniyorum: Bu iktidarın muhalefet belediyelerini çalıştırmamak için nasıl yol ve yöntem izlediğini iyi biliyorsunuz. Ama burada ben birkaç noktanın altını çizmek istiyoruz. Neredeyse bütün belediyelerimiz 8 yıllık kayyım uygulamasıyla tahrip edilmiş, yerle bir edilmiş bir durumda. Borçsuz ve hatta kasasında para olan belediyelerimizin paraları kayyım atandıktan sonra çarçur edilmiş, yandaşlara peşkeş çekilmiş. Belediyeleri biz kazanıp yönetmeye başladığımızda borçsuz belediyelerin borç batağı içinde olduğunu gördük.

Kayyım gaspını zaten hepimiz çok iyi biliyoruz. Türkiye’nin batısı keşke tanışmasaydı ama Esenyurt’a atanan kayyımla Türkiye’nin batısı da DEM Parti dışındaki belediyeler de kayyım gerçeğiyle yüz yüze geldi. Türkiye halkları da AKP ve MHP’ye oy veren seçmen de kayyım rejimine ve sistemine artık karşı çıkmaktadır. Kayyım rejimiyle yetinmeyen bu anlayış, belediyelerin hizmet üretmediği algısını yaratmak için tasarruf genelgesi yayınladılar. Bu genelgeyle yurttaşlarımızın hakkı olan bütçeyi kısıtlama yöntemine gittiler. Bir iki yöntemle bu kısıtlamanın pratik sonuçlarını paylaşmak isterim sizlerle.

Mesela ulaşım sorununu çözmek için Diyarbakır Büyükşehir Belediyemizin envanterine 157 yeni otobüs alması gerekirken, bakanlığın bu kısıtlaması nedeniyle sadece 14 otobüs alınmasına izin verildi. Bir başka belediye kültür merkezi inşa etmek istiyor, ancak bakanlıktan onay alamıyor. Hafif raylı sistem projesi için başvurular yapılıyor, bakanlık bu başvuruları reddediyor, kaynak sağlamıyor. Bütün bunlar gerçekleşirken bir de madalyonun diğer yüzü var, yani iktidar partilerinden yana olan yüzü. Bakın, Hazine ve Maliye Bakanlığı tuvalet için 24 milyon TL harcayabiliyor.

AKP’li Pendik Belediyesinin 1 milyar TL masraflı yeni hizmet binasına onay verebiliyor. Bunda sorun yok. Hani Cumhurbaşkanı diyor ya itibardan tasarruf edilmez. Halkın ihtiyacı olan otobüsten, raylı sistemden, yoldan ve kaldırımdan tasarruf edilir ama Saray’ın itibarından tasarruf edilmez. Diyanet İşleri Başkanlığına 8-10 bakanlık kadar bütçe ayrılmış. Orada asla tasarrufa gitmezler. İletişim Başkanlığı aslında yalan üretme başkanlığı, iktidar lehine algı ve dezenformasyon üreten başkanlık. Onda da tasarruf yok. Belediye muhalif ise akıllarına tasarruf geliyor.

“Kayyımlar kredileri çalıp çırptılar, faturasını da halka ödettiler”

Muhalefet belediyelerinin hizmet için üretim yapmasını engelleyen bu anlayış sadece bu yöntemle ilerlemiyor. Yıllar boyunca kayyımlara her türlü kredi desteğini sağlayan bu kurumlar, söz konusu partimizin belediyeleri olunca bir anda tersine dönüverdiler. Belediye aynı ama yöneten hırsız olunca kredilerin kapıları sonuna kadar açılıyor. Ancak halka hizmet söz konusu olunca ve bunu DEM Parti yapacağı zaman kredilerin kapıları yüzlerimize kapanıyor. Yıllar boyunca kayyımlara sınırsız olarak sundukları kredilerin geri ödemelerini kayyım döneminde talep etmediler. Şimdi belediyeler bizdeyken akıllarına kredi borçları geldi. Bizden tahsil etmeye kalkıyorlar.

Kayyımlar aldıkları kredileri çalıp çırptılar, faturasını da halka ödetiyorlar. Bütün bu hırsızlık ve yolsuzluğun kayıtları Sayıştay raporlarında var, yani belgeli hırsızlık. Sayıştay’da belgelenen hırsızlığa bu iktidar çanak tutmaya devam ediyor. Bu hırsızlığa sınırsız limit sunan İller Bankası, belediyelerimizin halk esaslı projeler için yaptığı kredi başvurularını da cevapsız bırakıyor. Şimdi de SGK borçları üzerinden belediyeleri yeni bir kıskacın içine almaya çalışıyorlar. Tüm bunları AKP’li olmayan belediyeleri hizmet üretemeyen bir konuma sokmak için yapıyorlar. Gerçekten tarihte böylesi derin bir düşmanlığı görmedik.

Bizler yapmak istedikçe, onlar engellemeye çalışacak. Bizler inşa etmek istedikçe, onlar yıkmaya çalışacak. Bizler halkımızla bağ kurmaya çalıştıkça, onlar engellemeye çalışacak. Onlar ne yaparlarsa yapsın, değerli halkımızla bağ kurmaktan vazgeçmedik, vazgeçmeyeceğiz. Kayyım atamalarına rağmen belediyelerde partimizi yeniden yeniden seçmek bunun en önemli kanıtıdır. Bizler dik duruşumuzdan vazgeçmeyeceğiz, halkımız dik duruşundan vazgeçmedi.

Halkımıza layık olan bütün hizmetleri, kent hizmetlerini, kültürel hizmetleri üretmek hepimizin boynunun borcudur. Yerel yönetimler halk için vardır. Kadın özgürlükçü demokratik ekolojik belediyecilik anlayışımızla varız. Bilincimiz, inancımız ve yaratıcılığımızdır bizleri bugüne kadar taşıyan. Halkımıza olan sorumluluk bilincimizdir. Biz bu bilinçle ve bütün yaratıcılığımızı kullanarak hizmet üretmeye devam edeceğiz. Attığımız somut adımlar da var. Bunu bütün Türkiye halklarıyla paylaşmak isteriz.

Kaynak üretmek ve yaratmak konusunda DEM Parti olarak çok ciddi çalışmalar yürütmekteyiz. Yurt dışından kuruluşlarla görüşmek, dünyanın farklı ülkelerindeki belediyelerle kardeş belediyecilik geliştirmek, kültürel dokuyu bu anlamıyla güçlendirmek, yerellerde alternatif kaynaklar yaratmak… Bütün bunlar üzerinde çalışıyoruz. Hizmet üretmek için çaba harcamaya devam edeceğiz. Yerel yönetimlerin Saray’dan yönetilmesini asla kabul etmiyoruz.

Demokrasinin asgari ölçütü, yerelde ve yerinden yönetimdir; güçlendirilmiş yerel yönetimlerdir. Varsa bir anayasa planları, varsa atılacak bir adım, üzerinde düşünülmesi gereken en önemli konu yerel yönetimleri güçlendirmek olmalıdır. Demokrasinin asgari koşulu da budur. Bizler yerel demokrasiye inananlar olarak tüm çözüm önerilerimizi, düşüncelerimizi, planlarımızı ve programlarımızı bu çerçevede hayata geçireceğiz. Kendimizi de kentimizi de yönetmek için, dün olduğu gibi bugün de Edip Solmazlardan aldığımız gelenekle çalışmalarımızı sürdüreceğiz.

“Asgari ücretin yüzde 30 artırılmasını kabul etmiyoruz”

Dün akşam apar topar asgari ücret belirlendi. Asgari ücreti belirleyecek olan birim defalarca toplantı yaptı ama dün apar topar toplanıp asgari ücreti belirlediler. Formalite icabı gerçekleştirdiler bu toplantıları. Hepimiz biliyoruz bunu. Dün asgari ücreti de işçi temsilcilerinin olmadığı bir masada belirlediler. Sonuç 22 bin 104 TL. İnsanların gece gündüz açlık çektiği böylesi bir dönemde, asgari ücretin ikinci kez artırılması gerekiyordu ama artırılmadı. Bir yıllık beklentinin sonucu ne yazık ki bu rakam. Yüzde 30 gerçekleştirildi. Yeni yılda vergi, harç ve cezalar yüzde 43.93 arttı ama asgari ücret yüzde 30 artırıldı. TÜİK’in Saray’da belirlediği enflasyon rakamı şu an yüzde 45.

ENAG’ın rakamı ise bunun 2 katı. Hayat pahalılığının arttığı bir dönemde asgari ücret yüzde 30 artırılıyor. Bu, insafsızlığın daniskasıdır, adaletsizliğin daniskasıdır. İktidarın yurttaşlarına, açlık ve yoksulluk sınırındaki 50 milyon yurttaşına verdiği cezadır. Asgari ücretliye sen öl yaşama demektir. 2025 Bütçesi de son derece sermaye yanlısı, işçi ve emekçi görmeyen bir bütçeydi. Bütçe görüşmeleri yeni tamamlandı. Hemen peşi sıra asgari ücrete yüzde 30 artış yapılmasını kabul etmiyoruz. Bu, açlığın ve sefaletin ücretidir. Bunu kabul etmemiz asla mümkün değildir.

“Türkiye’deki mevcut iktidar ne yapmaya çalışıyor?”

Dün grup toplantımızda Eş Genel Başkanımız Tuncer Bakırhan oldukça detaylı bir değerlendirme yaptı. Buradan kısaca birkaç konuya değineceğim. Üçüncü Dünya Savaşının arifesinden geçiyoruz. Çok yoğun bir kaos var. Geçtiğimiz birkaç gün içinde Esad yönetiminin devrildiğini ve yerine HTŞ’nin geçtiğini biliyoruz. Rojava’da, Kuzey ve Doğu Suriye’de, bugüne kadar başta IŞİD olmak üzere selefi, kadın düşmanı, halk düşmanı anlayışlara, farklı inançlara düşman olan anlayışlara karşı en güçlü mücadeleyi Kürt halkı yürüttü. Kobanî bunun en önemli sembolüydü. Kobanî IŞİD’in yenilebileceğini bütün dünyaya gösteren çok ama çok önemli bir semboldü.

Şimdi Suriye’deki bu gelişmeler ışığında Türkiye’deki mevcut iktidar ne yapmaya çalışıyor? Rojava’nın kazanımların yok saymaya, Rojava’nın kazanımlarını yok etmeye çalışıyor. Bununla ilgili sahada askeri faaliyetin yanı sıra diplomasi faaliyet de yürütmeye çalışıyorlar. Çağrımızı her fırsatta yeniledik. Suriye’de yeni dönemde tesis edilmesi gereken rejim demokratik bir Suriye anlayışıyla şekillenmelidir. Oradaki bütün farklıkları; Kürt’ü, Arap’ı, Ermeni’yi, Asuri’yi ve burada sayamadığım halkları ve inançları tanıyan, onların dilini, kültürünü, inancını ve yaşam tarzını tanıyan bir demokratik Suriye’nin inşa edilmesi elzem ve acildir.

Demokratik ve barışçıl bir Suriye inşa edilirse Türkiye o zaman daha çok güvende olur. Bu çağrımızı bir kez daha yapıyoruz. Sakın ola Kürt halkının Rojava’da elde ettiği, fiili olarak yürüttüğü statüsünü elinden almaya kalkmayın! Zaten orada güçlü bir direniş devam ediyor. Türkiye’de de Suruç sınırı başta olmak üzere her yerde nöbet ve eylemlerimiz devam ediyor. Bu demokratik zemindeki eylemlerimiz devam edecek. Bu çalışmaları yürüten bütün arkadaşları selamlıyorum.

Yine yılan hikayesine çevrilen DEM Parti’nin İmralı ile görüşme talebi var. Haftalardır görüşme talebinde bulunmuş durumdayız ama bize henüz verilmiş bir yanıt yok. Buradan bir kez daha çağrımızı yineliyoruz: Türkiye’de barışı inşa etmeye ekmek ve tuz kadar ihtiyacımız var. Ülkenin içinden geçtiği ekonomik kriz ve yoksullukla mücadele etmek için de barışa, Kürt sorununun çözümüne ihtiyacımız var. Türkiye’nin demokratikleşmesi için de onurlu barışa ve demokratik zeminde Kürt sorununun çözümüne ihtiyacımız var. Biz çalışmalarımızı bu konuda daha çok derinleştiriyoruz ve bu çalışmaları yaymak için faaliyetlerimizi sürdürüyoruz.

Bu görüşme üzerinden bir sis perdesi oluşturmayı amaçlayan; bu görüşme üzerinden sadece Kürt halkını değil milyonları beklentiye sokan bir anlayışı kabul etmediğimizin altını çizmek istiyorum. Acilen yapılması gereken şey, İmralı kapılarının açılması, Sayın Öcalan’la görüşmenin sağlanması ve bu görüşmeyle de yetinmeyerek bir barış projesinin nasıl hayata geçirileceğine dair çalışmaların yürütülmesidir. Bakırhan ve heyetlerimizle beraber parlamentoda gruba bulunan ve bulunmayan bütün siyasi partilerle iki temel gündemle görüştük. Birisi Kürt sorununun çözümü diğeri de kayyım atamalarıydı. Bizler her iki konuda da bütün bu partilerle hem fikirdik.

Kimi nüanslar olsa da herkes kayyımın asla olmaması gerektiğinin, kayyımın insanların seçme ve seçilme hakkını elinden alan antidemokratik bir uygulama olduğunun altını çizdi. En güçlü ve en somut mesaj da parlamentoda 10 siyasi partinin kayyım yasasının ortadan kalkması için verdiği kanun teklifidir. Bu çok kıymetli, çok önemlidir. Bu sisteme ve rejime itiraz eden herkesle, görüş ayrımı yapmaksınız görüşmeye devam ediyoruz. Aynı zamanda bizim en büyük ihtiyacımız olan barışın toplumsallaşması için yerellerde bütün demokrasi güçleriyle ve barış yanlılarıyla çalışmalarımızı sürdürüyoruz. Bu çalışmaları daha da büyütmemiz gereken bir dönemden geçiyoruz.

Bir selam getirdim sizlere. Bizler iç diplomasiyi yürütürken, dış diplomasi faaliyetlerimizi de yoğunlaştırdık. Türkiye’de birçok ülkenin büyükelçileriyle buluşmalar gerçekleştirdik. Geçtiğimiz birkaç gün içerisinde Kürdistan Bölgesel Yönetimini ziyaret ettik. Kürdistan Yurtseverler Birliği (YNK) Başkanı Sayın Bafil Talebanî ile görüştük. Ortaya çıkan en temel iki mesaj vardı: Birisi Kürt halkının ulusal birliği.

Bunun için bölgede bulunan bütün Kürt partileriyle ortak bir çalışmanın yürütülmesi konusunda yoğun bir inanç ve motivasyon vardı. Onu sizinle paylaşmak isterim. İkincisi ise bölge barışının tesis edilmesiyle ilgili oldukça güçlü mesajlar vardı. Kürt halkının kazanımlarının korunmasının ve büyütülmesinin öneminin altını çizdik bu görüşmelerde. Sayın Bafil Talebanî orada görüştüğümüz heyetiyle beraber Türkiye’deki Kürt halkına ve Kürt halkıyla bugüne kadar dayanışma içinde bulunan bütün Türkiye halklarına selamlarını iletti. Bu selamı sizlere iletmek bir borçtur benim için.

Sözlerime son verirken de şu mesajı bütün Türkiye ve dünya halklarının ve yetkililerin duyması gerektiğini düşünüyorum. Biz barış dedikçe, onlar İHA-SİHA’larla saldırıyorlar. Nazım Daştan ve Cihan Bilgin katledilen iki gazetecimiz. Onları saygıyla anıyorum. Biz barış dedikçe, gözaltı ve tutuklamaları devam ettiriyorlar. Biz barış dedikçe, hasta mahpuslar hapishanelerde can veriyor. Biz barış dedikçe, Sayın Öcalan’ın üzerindeki tecrit artıyor.

Biz barış dedikçe, Rojava’nın üzerindeki askeri operasyonlar artıyor. Biz barış dedikçe, belediyelerimize kayyım atanıyor. Bunu, pekala tersine çevirmek bizim elimizde. Daha çok örgütlenmek, daha çok çalışmak, daha çok bir arada olmak ve dayanışmayı büyütmek gerekiyor. Savaşa ve şiddete karşı barışı, çatışmalara karşı barışı ve kardeşliği inşa etmekten başka bir seçeneğimiz yok. Hep birlikte ekmek ve barış için mücadele edersek başarabiliriz. Buna olan inancımla hepinizi saygıyla ve sevgiyle selamlıyorum. Tekrar hoş geldiniz.”

Paylaşın

Bakırhan’dan İktidara: İnkar Ve Savaştan Vazgeçin

Partisinin TBMM’deki grup toplantısında Suriye’deki gelişmelere ilişkin konuşan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, “Biz iç barışımızı tesis etmek istedikçe, siz barışa giden yolu dinamitliyorsunuz” dedi ve ekledi:

“MİT Başkanı Suriye’ye gitti. Ardından 5 saat yolculukla Bakan gitti. Demek ki orada bir güvenlik sorunu yok. Buradan Van’a giderken dahi 10 defa çevirme var. Demek ki Suriye buradan daha güvenliymiş. Buyrun Suruç’un yani başında Kobani var. Nusaybin’in karşısında Kamışlı var. Buyrun gidin konuşun… Sayın Kalın, Sayın Fidan, Kobani’ye SİHA’dan bakmak yerine gidip, diyalog kurun. Suriye sizin ameliyat masanız değil, vazgeçin artık inkar ve savaştan.”

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, partisinin haftalık grup toplantısında açıklamalarda bulundu.

Bakırhan, Türkiye’nin SİHA saldırısında katledilen gazeteci Nazım Daştan ve Cihan Bilgin’i anarak sözlerine başladı. Kürtlerin, emekçiler ve öteki kesimlerin sesini yansıtan gazetecilerin gözaltına alındığını, tutuklandığını ve katledildiğini söyleyen Bakırhan, “5 yıllık süre içerisinde başta Kürdistan Bölgesel Yönetimi ve Rojava olmak üzere toplam bugün 13 gazeteci katledildi, 7 gazeteci de ağır yaralandı. Bu bir insanlık suçu değil mi? Bu insanlık suçunu işleyenleri kınıyorum. Yaşamanı yitiren bütün gazeteci arkadaşları da saygıyla anıyorum” dedi.

Gazetecilerin katledilerek gerçeğin üstünün örtülmek istendiğini belirten Bakırhan, “Gazetecileri katlederek gerçeklerin üzerini kimse örtemez. Nazım’ların, Cihan’ların yoldaşları onların kalemlerini fotoğraf makinelerini yarı yolda bırakmayacaklardır. Gazeteci katletmek neymiş? Yetmiyor bir de bu insanlık suçuna karşı vicdanıyla duran herkese de gözdağı veriyorlar. İşte kaç gündür bu gazeteci katliamını eleştiren gazeteciler gözaltına alınıyor, haklarında dava açılıyor. Sanki gerçekleri onların keyfine göre yazmak inceltmek gibi gazetecilerin bir görevi varmış gibi yaklaşıyorlar. Buradan herkesi gazeteci katliamına karış sesini daha gür çıkarmaya daha fazla söz söylemeye davet ediyorum” diye konuştu.

Ekonomik krize değinen Bakırhan, “Asgari ücret 17 bin lira ve emekliler 12 bin lira maaş alıyorlar. Emekliler iktidarın tersine 2024 yılını açlık ve sefalet yılı ilan etti ve doğrusuyla oydu. Hamasetle karın doymuyor, çocuğa süt ve mama alınmıyor. Hamaset ile ev kirası ödenmiyor. 2024 yılında resmen iflas bayrağını çekme yılı oldu. 20 binden fazla şirket iflas etti. Onbinlerce, yüzbinlerce esnaf siftah yapmadan günü kapatmak zorunda kaldı. 2024 yılında 2 tane fotoğraf çıktı. Biri iktidarın politikalarıyla krizi fırsata çeviren ve zenginleşen küçük bir azınlığın fotoğrafı, diğeri de milyonların çektiği açlık ve sefaletin fotoğrafıydı. Bu iktidar zenginlerin fotoğrafına bakarak ekonomi düzeldi diyor. Askıda ekmeğin peşinde olan ailelerin fotoğrafına bak. 3 kuruş sosyal yardım almak için dizilen milyonların fotoğrafına bakın. Çürük sebze ve meyve kuyruklarına bakın. Türkiye’nin asıl fotoğrafı bu.

2025 yılı bütçesi halkın bütçesi mi? Emekçinin bütçesi miydi? 2025 Bütçesi halkın bütçesi değil, faiz lobilerinin savaşın sermayenin bütçesidir. 2025 yılı bütçesinden faiz lobilerine bir trilyon 950 milyar lira, savaş baronlarına bir trilyon 608 milyar lira, vergi harcaması adı altında sermayeye 3 trilyon lira kaynak ayırdınız. Sadece bu 3 kaleme 6 trilyon 563 milyar lira harcanmış. Şimdi bu bütçe halkın emekçinin bütçesi diyebilir misiniz. Olsa olsa bu bütçe savaş baronlarının bütçesi olur. Biz de emekçilerle ve ezilenlerle birlikte ekonomik adalet talebimiz öne çıkardık. Ekonomide adalet olmazsa toplumsal barış olmaz dedik. Ekonomik adalet için sürekli çözümler önermeye devam ettik.

Suriye’de Baas rejiminin çökmesiyle birlikte sadece Suriye için değil, Ortadoğu’da yeni bir döneme girildi. Rejimin çöküşüyle beraber Afrika boynuzundan Lübnan’a, Irak’a, İran’a, Afganistan’a kadar jeopolitik manzarayı yeniden şekillendirecek bir süreçle karşı karşıyayız. Suriye’deki rejim değişikliklerinden sonra küresel ve bölgesel güçlerin spot ışıkları Irak’a çevrilmiş durumda. Belli ki önümüzdeki dönem Irak’a yönelim olacak. Yemen ilk müdahale edilecek yerlerin başında gösteriliyor. Bunun dışında Lübnan, Libya ve İran için de senaryolar hazırlanıyor. Suriye savaşı bir kez daha bize şunu gösterdi; demokrasisi, iç barışı olmayan toplum tehdit altındadır tehlike altındadır. Suriye’de barışa giden yol Şamdan, Kobanê’den, Halep’ten, Lazkiye’den geçer.

Çözümün adresi dışarıdan müdahaleler değil, Suriye’nin kendi haklarıdır. Suniler, Araplar, Aleviler, Kürtler, Durziler, Türkmenler, Çerkezler, Suryanilerdir. Suriye Suriyelerindir, kimsenin Suriye’de başka bir hesap yapmasına ihtiyaç yok. Çözümü Suriye’de aramak gerekiyor. Bir Arap atasözü var diyor ki; ‘Eğer sevinciniz bittiyse hemen ardından tefekkür etme zamanıdır.’ İçeriyi konsolide etmek için ekonomik krizi örtmek için Kürt düşmanlığına yeni bir zemin yaratmak için Halep’te çaldığınız mehter marşı durduysa; iktidarı Ortadoğu’da gerçekler üzerine tefekkür etmeye çağırıyoruz.

Suriye’de durum hala kaos halindeyken Türkiye ne yapıyor, ne yapmalı? İç savaşta büyük bir yıkıma uğrayan komşu ülke Suriye’nin yaralarının sarılması ve ülkemizdeki mültecilerin gönüllü bir şekilde kendi yurtlarına dönmesi için Türkiye’ye büyük bir sorumluluk düşüyor. Bu konuda iktidarın atacağı bütün adımlara destek sunacağımızı belirtmek istiyorum. Ancak 14 yıllık savaş sürecinde olduğu gibi Suriye halkının iradesini yok sayan, orada yaşayan haklara ve inançlara yönelik dışlayıcı tutum ve politikaları da asla kabul etmeyeceğiz. Bakın iktidar bugün Suriye’ye beton ve silah ihraç ediyor. Başka ihraç ettiği bir şey yok. İktidar bilsin ki beton ve silah ihraç ederek Suriye’de istikrar ve huzuru sağlayamaz, aksine Suriye’yi Lübnanlaştırır, Libyalaştırır.

Bugün Suriye‘de statükoyu savunan tek bir devlet var, Türkiye’dir. Yıllarca savaş verildi, yakıldı, yıkıldı… Yeni bir sistem, yeni bir yönetim oluşacak ama oraya statüko dayatıyor. Suriye’de Aleviler, Durziler, Hristiyanlar başta olmak üzere herkesin can ve mal güvenliği kimlik hakları garanti altına alınmalıdır. Bunu garantiye alacak bir denklem hayata geçirilmelidir. Suriye’de yaşayan başta azınlıklar olmak üzere tüm halklar ve inançlara yönelik olası katliamların önüne geçilmelidir.

Türkiye bir yandan bu yüzölçümle yetinmemeliyiz diyor. Suriye’nin en istikrarlı bölgesini hedef alıyorlar. Kuzey ve Doğu Suriye sadece Suriye ‘nin mi en istikrarlı bölgesidir? Emin olun; Ortadoğu’nun en istikrarlı bölgesi Rojava’dır. Kuzey ve Doğu Suriye’dir. Sürekli orada bir tehdit varmış gibi yansıtılıyor. Suriye’nin Kuzey ve Doğu bölgesinden buraya tek bir çakıl taşı atıldığını gören oldu mu? ‘Kürt ne yapmış sana’ sorusunu insanlarımız soruyor, sormaya devam ediyor. Türkiye’de yaşayan milyonlarca Kürt’ün sınırın öte tarafındaki kardeşleriyle gönül ve duygu bağı yok mu peki Sayın Erdoğan? Oraya attığınız her bombanın Türkiye’deki Kürtlerin yüreğinde infilak ettiğinin farkında değil misiniz? Bunu ne zaman göreceksiniz?

Aynı evin bir odası Nusaybin’de, bir odası Kamişlo’dadır, araya sınır çekmişsiniz. Bunu bilmiyor musunuz, görmüyor musunuz? Bunu anlata anlata yorulduk. Biz iç barışımızı test edelim dedikçe siz barışa giden yolu dinamitliyorsunuz. Türkiye’de iç barış, sınırın öte tarafında Kürtlerle savaş olmaz. Türkiye’ye iç barış, sınırın öte tarafında Kürtlerle savaş olmaz. Bunu kimse kabul etmez. Bunu Kürtler, Türkiyeli emekçiler, Türkiye halkları kabul etmez. Bu yanılgıdan bir an önce çıkın lütfen. Bizim için Amed, Urfa ve Van neyse Qamişlo, Kobanî ve Hesekê de odur. Artık bu gerçeği, bu doğruyu görün. Bu meseleye yanlış yaklaşırsanız yanılırsınız, yanlış yaparsınız, 50 yıldır zaten böyle yapıyorsunuz.

Son günlerde bunun yanında yapılan ulusal birlik çağrıları var. bu çağrıları önemsiyoruz. Özellikle bu süreçte Kürt ulusal birliği tarihsel önemdedir. Hiç kimse aşiret aile partisini ulusal birliğin önüne koymamalıdır. Ortadoğu’da rejimnler yıkılırken, Ortadoğu yeniden şekillenirken Kürtlerin kendi partisine, çevresine sınırlar çizerek diğer Kürtlerin yaşadıkları konusunda duyarsız kalmasını Kürtler affetmez kabul etmez.

100 yıl önce yapılan hatalara hiçbir Kürt artık zemin olmamalıdır. DEM Parti olarak Kürtlerin demokratik ulusal birliği konusunda üzerimize düşen her sorumluluğumuzu yerine getirmeye hazırız. Bir heyetimiz siz de takip ettiniz Hewlêr’de görüşmelerde bulunuyor. Ulusal birliğin sağlanması önünde çok onarıcı adımlar hemen atılabilir. Rojava halkı tehdit altındayken, ilaca, suya gıda maddesine ihtiyaç duyarken, Semalka Kapısı neden kapalı? Kürtler bunu sormuyor mu diye düşünüyor Federe Kürdistan bölgesindeki kimi partiler, kimi parti liderleri. Derhal Semalka Kapısı’nı açın. Ulusal birlik önündeki en büyük engellerden birisi de budur. Birliğinin önündeki kapıyı değil köprüyü açın, köprüyü kuralım birlikte.

Suriye’de Kürtlere yönelik raporlar aslında 1925 yılından itibaren Türkiye devletine geliyordu. Son Halep valisi aynı zamanda Çankırı milletvekili olan Abdülhamit Renda’nın sunduğu rapor buna örnektir. Abdülhamit Renda yolladığı raporlarda şunu söylüyor. Diyor ki; Suriye Kürtleri yerinden edilmeli, 1925’te bunu söylüyor ama diyor Fırat’ın batısına da geçmemelidir. Bakın o dönemde bahane edilen PYD o zaman yok, SDG yok. Demek ki neymiş; dünden bugüne dipdiri tutulan bir Kürt düşmanlığı varmış. Meğer PYD bahanesi yalanmış. SDG bahanesi yalanmış. 1925’ten beri aynı siyaseti aynı politikaları izliyorlarmış. Ne kazandırdı Türkiye’ye? Hiçbir şey.

Suriye’de şu anda 4 milyona yakın Kürt yaşıyor. Duydunuz mu Kürtlerin Türkiye rejimine karşı herhangi bir olumsuz ajandalarının olduğunu? Ben duymadım. Siyaset yapıyorum yıllardır. Peki Türkiye yönetimine Türkiye’deki yaşama ilişkin bir itirazlarını duydunuz mu? Yok. Peki bir saldırı oldu mu şimdiye kadar, olmadı, olmayacak da. Suriye’de Kürtler yıllardır kimlik ve dillerinin tanınması için mücadelesini yürütüyorlar. Size ne var? Ama günlerdir Ankara’da yükselen ses Kürt gün yüzünü görmesin, Kürt hakkına kavuşmasın, Kürt bir yüzyıl daha bedbaht yaşasın biçimindedir. Peki Kürtler ne diyor? Tam da bizim dediğimizi diyor. Diyor ki biz düşman değiliz, biz tehdit değiliz, biz güvenlik tehdidi değiliz, biz tarihin en kritik kavşaklarında ittifak yaparak kazandık.

Önümüzdeki dönemi ittifak yaparak da kazanabiliriz diyor Kürtler. Kürtler diyor ki ‘Türkün varlığı Kürt’ün varlığı ile güçlenir.’ Biz bunları diyoruz ama kime diyoruz. Bütün bu olumlu düşünce ve yaklaşımlarımıza karşı yok sayan yok etmeye uğraşan, statü elde etmesin diye bütün ekonomisini, enerjisini, diplomasisini piyasaya ortaya döken bir yönetimle bir yönetim anlayışıyla karşı karşıyayız. Bunun sonuç almayacağını belirtmek istiyorum. Bu Türkiye’ye yüz yıl kaybettirdi, biz yüz yıl daha kaybettirmemelidir. Hepinizin huzurunda bir çırpıda ve teklifte bulunmak istiyorum. Geçen gün önce MİT başkanı Suriye’ye gitti, hemen peşinden de bakan 5 saat araç yolculuğuyla Şam’a gitti. Demek ki 5 saat araçla yol gidildiğine göre; iktidar temsilcilerinin dediği gibi orada güvenlik tehdidi güvenlik sorunu yok.

Diyalog ve ortaklaşma zeminini güçlendirmek için Şam’a gittik diyorlar. İyi. Sayın Kalın, Sayın Fidan Kobanî’ye de ortaklaşma zemini güçlendirmek için gitsenize. Oraya kendileri gitmiyor ama SİHA’larını gönderiyorlar. Kuzey ve Doğu Suriye Özerk Yönetimi ile niye yüz yüze görüşmüyorsunuz? Niye oraya gitmiyorsunuz? Niye orayla diplomatik faaliyetler geliştirmiyorsunuz? Oraya da gazetecileri katletmek için İHA’ları gönderiyorlar. Yahu Allah aşkına Suriye ameliyat masası değil. Artık Kürt inkarından vazgeçin. Bu savaş anlayışından politikalarından vazgeçin.

Bırakın insanlar kendi ülkelerinde kendi emekleri ile haklarıyla o ülke dinamikleriyle oluşturdukları sistem içerisinde huzurluca yaşasınlar. Peki biraz vicdanı olan bir Kürt bunu nasıl kabul eder? Kobanî’ye SİHA, Kuzey Doğu Suriye’ye İHA ama Şama tarihi ilişkileri, diyalogu güçlendirmek için gidiyor. Buradan sesleniyorum; başta AKP olmak üzere bizim dışımızda siyaset yapan pek çok partinin üst düzey yöneticileri de bundan memnun değil. Ama korkuyorlar. Korkmayın. Kendi partin için de Kobanê’ye de Kuzey ve Doğu Suriye’ye de gidin deyin. Bunu derseniz insanlık gelecekti size olumlu bir şekilde anar.

Buyrun Suruç’un öte yanında Kobanê var, Nusaybin’in öte yanında Kamişlo var. Hem de öyle 5 saat gitmenize gerek yok; bu taraftan bağırsanız sesiniz duyulur. 5 saate de gerek yok 10 dakikada Nusaybin’den Qamişlo’ya geçebilirsiniz. Oradaki yönetimle, oradaki halklarla konuşun. Birleşmiş Milletler’de yaklaşık 205 ülke var. Bu 205 ülke içinde Türkiye’nin dışında hiç kimse Suriye’de Kürtlerin haklarına karşı değil. Yani 204 ülke ‘Kürtler demokratik haklarını alsın’ diyor, sadece Türkiye ‘Kürtlere hak yok, hukuk yok, Kürtlere statü yok’ diyor.

204 Kürtlerin demokratik mücadelesine saygı gösteriyor. O IŞİD belasını def eden direnişçi yiğit Kürt kadına sempatiyle bakıyor, ama bizimkiler ‘terörist’ diyor. Herkes düz yoldan giderken bir araç tek başına karşı yoldan ters şeride girmiş ve ‘ben haklıyım’ diyor. Ankara’da Kürt sorununu çözmeyip bu sorunu sınır dışına çıkarmak kendi çözümünü de kaçırmak anlamına gelmez mi? 50 yıldır deniyorsunuz bir faydasını sağladıysanız hadi eyvallah. Olmadı 50 yıllık politikalar. Artık dünya değişiyor siz de değişin.

O tecrit (İmralı tecridi) kaldırılırsa barışa katkı sunacak, barışa vesile olacak. İmralı siyasetin şiddet ve çatışmadan hukuki zemine geçeceği yerdir. Milyonlarca insanın inancı da budur. İmralı görüşmelerini zamana yaymak, keyfi davranmak doğru değildir. Toplum nezdinde bu çözüm ve diyalogdan kaçmak gibi okunuyor. Bu fırsatı, eğilimlere tenezzül etmeyin. Bakın Sayın Öcalan zemin sunulursa katkı yaparım dediği günden beri bu zemin içeri ve dışarıda baltalanıyor. İkinci bir görüşmenin yapılması, tecridin kaldırılması, Sayın Öcalan’ın koşullarının oluşturulması ısrarla gerçekleştirilmiyor. Her seferinde bir bahane üretiyorlar, her seferinde bir sonraki günleri işaret ediyorlar. Açıkça soruyoruz, nedir derdiniz gerçekten? Siz çözümden, barıştan, demokrasiden yana mısınız, değil misiniz? Hep siz soruyorsunuz bir de biz soralım. Nedir derdiniz?”

“Adalet Bakanlığı’na sormak gerekir onlar neyi bekliyor?”

Tuncer Bakırhan, grup toplantısının ardından gazetecilerin sorularını yanıtladı. İmralı ziyareti sorusuna yanıt veren Bakırhan, “Mesele kimin gideceği değil oradan ne söylendiği, bu tartışmalara bu sürece nasıl katkı yaptığı bizim için önemlidir. Adalet Bakanlığı’na sormak gerekir onlar neyi bekliyor? Onu biz de anlamadık” dedi.

Öcalan ile görüşmek için verdikleri dilekçenin ne aşamada olduğunu sorusuna yanıt veren Bakırhan, “Adalet Bakanı her seferinde bir şey söylüyor. ‘Bütçe görüşmelerini bekliyoruz’ demişti. Artık bir an önce bu oyalamadan vazgeçmeleri, oranın kilidini açmaları gerekir” dedi. Yeni bir süreç başlar mı” sorusuna yanıt veren Bakırhan, “Parti olarak bu tartışmaların bir sürece evrilmesini canı gönülden istiyoruz. Bir samimiyet varsa neden bir sürece dönüşmesin” diye konuştu.

(Kaynak: Mezopotamya Ajansı)

Paylaşın

DEM Parti: Ortadoğu’da Kürtler Denklem Dışı Bırakılamaz

Partisinin genel merkezinde gündeme ilişkin açıklamalarda bulunan DEM Parti Sözcüsü Ayşegül Doğan, “Bu yüzyılda ne Türkiye’de ne de Ortadoğu’da hiçbir denklem bu halk gerçekliğini görmeden, yani Kürtleri denklem dışı bırakmaya çalışarak sağlanamaz. Bu hakikati görmeye, DEM Parti olarak, tekrar iktidarından muhalefetine tüm Türkiye’yi davet ediyoruz ki en başta da iktidarı davet ediyoruz” dedi ve ekledi:

Haber Merkezi / “Artık Suriye’de yaşayanların iradesinin tecelli edeceği bir yöntem oluşmalı ve kendi geleceklerine Suriyeliler karar vermelidir. Madem Suriye, Suriyelilerindir -ki bu konuda hem fikiriz- o halde orada yaşayan insanlar nasıl yaşayacaklarına, hangi modelle yaşayacaklarına kendileri karar vermelidir. Bu yapılırken de orada yaşayan tüm halkların, farklı kimliklerin ve inançların iradesine saygı duymak gerekir. Yani Suriye halklarının çok bekledikleri anı gölgeleyecek hiçbir şey olmamalı.

Bu tespiti yapmak, ‘Suriye, Suriyelilerindir’ demek, bunu ifade etmek, bu konuda hemfikir olmak önemli ancak yetersizdir. Bunu pekiştirmenin, bunu göstermenin şimdi zamanı. Kürtler; Türkiye, Suriye, Irak ya da İran nerede yaşıyorlarsa yaşasınlar, yaşadıkları yer tarihsel bir gerçeklik içerisinde değerlendirilmelidir. Bugün bu dört ülkede yaşayan Kürtler, tarihsel bir parçalanmışlığın neticesinde bu şekilde yaşıyorlar. Ama önümüzdeki yüzyıl Kürtleri bu denklemin dışında tutmaya çalışan, yani kazanımları tehdit olarak gören herkesin kaybedeceği bir yüzyıl olacak. Bunu da buradan söylemek isterim.”

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Sözcüsü Ayşegül Doğan, partisinin genel merkezinde düzenlediği basın toplantısında gündeme ilişkin açıklamalarda bulundu. Ayşegül Doğan’ın açıklamaları şöyle:

“Bugün 19 Aralık. Ne yazık ki Türkiye siyasetine baktığımızda bir acı ve katliam tarihidir. Maraş Katliamından başlayalım. Tıpkı diğer Kürt ve Alevi katliamları gibi bu da devletin gözetiminde gerçekleştirildi. Katliamın üzerinden tam 46 yıl geçti. Devlet içinde örgütlü yapılar eliyle 7 günde gerçekleşen, yüzlerce kişinin en vahşi yöntemlerle katledilişine neden olan, 1000’in üzerinde insanın yaralandığı, pek çok evin yakıldığı, iş yerlerinin yağmalandığı ve tahrip edildiği bir katliamdan bahsediyoruz. Üzerinden geçen 46 yılda sorumlular hala bulunamadı. O gün orada bulunan kolluk güçleri de herhangi bir müdahalede bulunmadı. Sene 1978.

19 Aralık 2000’de Türkiye genelinde 20 cezaevine eş zamanlı olarak ‘Hayata Dönüş’ adı altında hayatları söndüren bir operasyon gerçekleştirildi. Bir insanlık suçu daha işlendi. İnsanların katledildiği, hayatlarının söndürüldüğü bu operasyona ‘Hayata Dönüş’ adı verildi. Bu operasyonda 30 mahpus ve 2 güvenlik görevlisi hayatını kaybetti ve 300’e yakın mahpus yaralandı. Yine sorumlular yargılanmadı, failler cezasızlık politikasıyla günümüze kadar korundu, hala daha korunuyor. Üzerinden 24 yıl geçti.

Bugün Taybet Ana’nın katledilişinin dokuzuncu yılı. Taybet Ana hepimizin kalbinde bir yara, belleğinde çok derin bir iz. Ne bu yara kolay iyileşir ne bu iz kolay ortadan kalkar. Cenazesi 7 gün sokak ortasında ailesinin, tüm Türkiye ve dünya kamuoyunun gözü önünde bekletilen Taybet Ana’dan bahsediyoruz. Üzerinden 9 yıl geçmesine rağmen Taybet İnan’ın failleri de hala yargılanmadı. Sorumlular belli olmasına rağmen, bununla yüzleşmek bir yana dursun, yüzleşebileceklerine dair herhangi bir emare dahi vermiyorlar. Taybet Ana’nın kızı Azime, ‘Annemi katledenler halen aramızda, adalet bize hiç uğramadı’ diyor.

Tüm bu olayları hatırlatarak buradan biz de bir kez daha soralım: Adalet bu topraklara ne zaman uğrayacak? Hatırlattığım katliamların failleri cezalandırılmadığı gibi, azmettirenler de hala aramızda. Tıpkı Yargıtay’ın 45 kişinin öldüğü İstanbul Havaalanı katliamının davasında 46 kez ağırlaştırılmış müebbete, yani 2604 yıl hapis cezasına çarptırılan 6 sanığın cezalarını bozarak tahliye etmesi gibi bir adaletsizlikten ve hukuksuzluktan bahsediyoruz; tam anlamıyla ülkeyi ve hukuk sistemini kuşatmış bir cezasızlıktan bahsediyoruz. Bu kararı Yargıtay 3. Ceza Dairesi verdi. Can Atalay’ı, Anayasayı çiğneyerek hapiste tutan ve milletvekilliğini düşüren Yargıtay 3. Ceza Dairesinden bahsediyoruz.

“Türkiye, iç ve dış siyasetinde nasıl bir politika izleyecek?”

Sevgili Türkiye halkları, bu hatırlatmalar bugün için de önemli. Çünkü yine tarihin çok hızlandırılmış bir anından geçiyoruz. Yalnızca Suriye’ye bakarak bu hızı görmek mümkün. Bu hızlandırılmış anı gören, çözüm önerilerini sunan ve neler yapılmasını gerektiğini hatırlatmaktan usanmayan bir siyasi parti olarak, bugün yaptığımız çağrıların ve eylemlerin dikkatle izlenmesi ve dikkate alınması gerektiğini yinelemek isterim. Yeni bir Ortadoğu kuruluyor. Demokratik dönüşüme ve değişime direnenlerin bir bir aşıldığını görüyoruz. Ya hatalarıyla yüzleşiyorlar ya da yüzleşmek durumunda kalıyorlar veya halkların mücadelesi karşısında tarihin bambaşka yerinde yer alıyorlar. İşte Suriye’de böyle bir tablo yaşandı. Bu gelişmeler karşısında Türkiye, iç ve dış siyasetinde nasıl bir politika izleyecek? Bu en çok konuşulan ve merak edilen soruların başında geliyor.

Türkiye, tarihsel tecrübeler ışığında bir yaklaşım sergileyerek, bir politik tutarlılıkla mı cevap verecek komşu ülkede yaşananlara, yoksa bugüne kadar sürdürdüğü politikalarda ısrar mı edecek? İşte temel soru bu. DEM Parti olarak sıklıkla yaptığımız bir çağrıyı yineleyelim: Başta Türkiye olmak üzere, hiçbir ülke Suriye savaşı üzerinden güç tahkim etmemeli. Suriye’de tüm farklılıklar, kimlikler ve inançlar eşit ve özgür bir şekilde yaşamalı. Özgür birlikteliği esas alan bu model teminat altına alınmalı. Bunun için de çatışma değil çatışmasızlık sağlanmalı. Öncelikli hedef çatışmasızlığın sağlanması olmalı. Barışın, demokratik değişim ve dönüşümün önceliği ancak böyle sağlanabilir. Tüm kesimlerin iradesini yansıtan bir siyasi çözüm ortaya çıkmalı. Türkiye de bu konuda engelleyici değil destekleyici bir rol oynamalıdır.

Siyasi çözüm, Suriye’de yaşayan insanların siyasi iradelerine ve tercihlerine saygı duyularak gerçekleşebilir. Aksi takdirde Kürtleri iterek, masa başında tutmaya çalışarak bir siyasi çözüm bulmak ne yazık ki mümkün olmaz. Çünkü bu kaotik durumun aşılmasında en gerçekçi modeli, özgür birlikteliği esas alarak ortaya koyan bir güçten bahsediyoruz. Oradaki en örgütlü güçten bahsediyoruz. Bir halk gerçekliğinden bahsediyoruz.

Bu halk gerçekliğinin tanınmasından bahsediyoruz. Bu halk gerçekliğinin ortaya koyduğu iradenin kabulünden bahsediyoruz. DEM Parti olarak ülkeyi yönetenlere diyoruz ki Kürtlerle açık, demokratik, eşit diyalog kanallarını açın artık. Sizleri bunu açmaya davet ediyoruz. Bu çerçevede atılacak her adımı desteklemeye de biz hazırız. Bu konuda çeşitli önerileri olan bir siyasi parti olarak, geçmiş tecrübeler olan bir siyasi parti olarak yapıyoruz bu çağrıyı.

Kürtler, yani Kuzey ve Doğu Suriye, Rojava hakikati nasıl algılanıyor ve nasıl tartışılıyor burada? Deniyor ki DEM Parti Suriye deyince aklına bir tek Kürtlerin geldiği siyasi partidir. Hayır! Tam tersine Kürtlerin ortaya koyduğu modelin, Suriye’de nasıl bir siyasi çözüme kapı aralayabileceğini yıllar önce söylediğimiz gibi bugün de tekrar hatırlatıyoruz. Tüm farklılıkların, inançların ve kimliklerin bir arada eşit ve özgür bir şekilde nasıl yaşayabileceklerini ortaya koyan bir model olduğu için bu modele bu kadar çok dikkat çekiyoruz. Bunun Türkiye’yi de rahatlatabilecek, içine girmiş olduğu bu kaotik durumdan çıkmasını sağlayabilecek bir yöntem olduğunu bildiğimiz için böyle bir uyarıda bulunuyoruz.

Kuzey ve Doğu Suriye, Türkiye kamuoyuna anlatıldığı gibi, Türkiye’nin milli güvenliği, birliği ve bütünlüğü için ya da sınır güvenliği için herhangi bir şekilde tehdit unsuru değildir. Hiçbir tehdit içermiyor Rojava. Bu gayet iyi biliniyor. Diyalog sağlandı yıllar önce. İşte oraya geri dönmek gerekiyor. O ruha yeniden sahip çıkmak gerekiyor. Nasıl bir tehdit teşkil edebilir Suriye’de yaşayan Kürtler Türkiye halkları için? Orada halkların eşit ve özgür bir şekilde yaşayabilmeleri için bu kadar güçlü şekilde mücadele etmiş bir halk gerçekliği, örgütlü bir halk gerçekliği var. Bu da ancak ve ancak bir arada yaşamın teminatı olabilir.

“Tarihsel olarak bir aldatmacadır”

Ben size adı son günlerde sıkça duyulan Mazlum Abdi’nin son yaptığı çağrıyı alıntılamak istiyorum. ‘Suriye’nin genelinde kapsamlı bir ateşkese yönelik bağlılığımızı teyit etmek için Kobanî’de silahsızlandırılmış bir bölge oluşturulmasına hazır olduğumuzu duyuruyoruz. Bu inisayitif Türkiye’nin güvenlik kaygılarını gidermek ve bölgedeki kalıcı istikrarı sağlamak için önemli’ diyor. Bunun için bir çağrıda bulunuyor. Bu çağrıya yanıt vermek yerine, bu çağrıyı yapanları Türkiye’nin güvenliğini tehdit eden kişiler ve hareketler olarak göstermeye çalışmak, yalnızca Türkiye kamuoyunu aldatmak değildir. Aynı zamanda tarihsel olarak da bir aldatmacadır.

Gerçek değil çünkü söylenenler. Yıllardır oradan buraya çağrılar yapılıyor ve diyalog dışında herhangi bir talep yok. Peki, buna karşı ne yapılıyor? Türkiye halkları aldatılmaya çalışılıyor. ‘Oradaki güçler Türkiye için bir milli güvenlik sorunu’ deniyor. Şimdi bütçe tartışılıyor. Halkın bütçesi olması gereken bu bütçeyi yıllardır ‘milli güvenlik’, ‘milli savunma’, ‘milli tehdit unsurlarını ortadan kaldırmak’ için diye diye işte Türkiye bu kadar yoksullaştı. Bu yoksullaşma, tüm bu hukuksuzluklar, girişte hatırlattığım katliamlar ve cezasızlık işte bir arada özgür ve eşit yaşam tercihi yapılabilecekken, güvenlikçi ve geleneksel devlet politikalarını esas alan seçeneklerde ısrar edildiği için ortaya çıktı. O yüzden bir tarihsel kırılma anı bu.

Bir halk gerçekliğinden ve bu gerçekliğin kabulünden bahsediyoruz. Bu yüzyılda ne Türkiye’de ne de Ortadoğu’da hiçbir denklem bu halk gerçekliğini görmeden, yani Kürtleri denklem dışı bırakmaya çalışarak sağlanamaz. Bu hakikati görmeye, DEM Parti olarak, tekrar iktidarından muhalefetine tüm Türkiye’yi davet ediyoruz ki en başta da iktidarı davet ediyoruz. Artık Suriye’de yaşayanların iradesinin tecelli edeceği bir yöntem oluşmalı ve kendi geleceklerine Suriyeliler karar vermelidir. Madem Suriye, Suriyelilerindir -ki bu konuda hem fikiriz- o halde orada yaşayan insanlar nasıl yaşayacaklarına, hangi modelle yaşayacaklarına kendileri karar vermelidir. Bu yapılırken de orada yaşayan tüm halkların, farklı kimliklerin ve inançların iradesine saygı duymak gerekir.

Yani Suriye halklarının çok bekledikleri anı gölgeleyecek hiçbir şey olmamalı. Bu tespiti yapmak, ‘Suriye, Suriyelilerindir’ demek, bunu ifade etmek, bu konuda hemfikir olmak önemli ancak yetersizdir. Bunu pekiştirmenin, bunu göstermenin şimdi zamanı. Kürtler; Türkiye, Suriye, Irak ya da İran nerede yaşıyorlarsa yaşasınlar, yaşadıkları yer tarihsel bir gerçeklik içerisinde değerlendirilmelidir. Bugün bu dört ülkede yaşayan Kürtler, tarihsel bir parçalanmışlığın neticesinde bu şekilde yaşıyorlar. Ama önümüzdeki yüzyıl Kürtleri bu denklemin dışında tutmaya çalışan, yani kazanımları tehdit olarak gören herkesin kaybedeceği bir yüzyıl olacak. Bunu da buradan söylemek isterim.

Türkiye’de bir yandan bir diyalog mu oluyor, Kürt meselesinde bir çözüm seçeneği mi masada var tartışmaları sürüyor. Öte yandan siz Rojava hakikatini hem yok saymaya çalışacaksınız hem de oraya dönük acaba bir saldırı hazırlığı mı var sorularını sorduracaksınız insanlara. İkisi bir arada olmuyor. Bu durum, samimiyeti ve sahiciliği sorgulatıyor. Zaten kırılmış olan güven duygusunu ortadan kaldırıyor. Bu sadece DEM Parti’nin samimiyet sorgulaması değil. Kamuoyunun da sıkça tartıştığı konuların başında geliyor. Biliyorsunuz daha önce de başlatılmış pek çok eylem oldu, ‘özgürlük’ adı altında yürüyüşler oldu. Tecridin kaldırılması için, Kürt meselesinde demokratik ve barışçıl bir çözüm bulunması için. Yıllar geçti hala aynı noktada, aynı konuları konuşuyoruz. Sayısız imza kampanyası ve basın toplantısı düzenlendi, sayısız halk buluşması ve miting yapıldı ama bütün engellemelere rağmen bunlardan vazgeçilmedi.

Bugün gelinen noktada hala süren bir tecrit gerçekliği var. Üstelik Adalet Bakanı sorulan sorulara, ‘Müsait bir zamanda, bütçe bittikten sonra’ diye cevap veriyor. İmralı-DEM temasının nasıl olacağına ve ne zaman olacağına karar vereceğini söylüyor. Buradan Adalet Bakanına da çağrı yapıyoruz: Tecridi sürdürerek bir hukuksuzlukta ısrarın fotoğrafı var ayan beyan. Bir işkence yönteminde, bir insan hakları ihlalinde ısrar var. Bu ısrardan vazgeçin artık. ‘Müsait bir zaman’ demek bir keyfilik göstergesidir. İnsan haklarına, temel haklara böyle yaklaşmak mümkün değil. Bu hukuksuzluğu daha fazla sürdürmemelerini tavsiye ediyoruz.

Türkiye’den bugün hemen herkes, bölgesel ve uluslararası güçler, kilit bir ülke olarak bahsediyor. Bu kilit olma rolü vereceği kararla ilgili. Demokratik standartları tercih ederek bir kilit rolü mü oynayacak içerde ve dışarda? Yoksa uzaklaştığı demokratik standartlardan daha da uzaklaşarak farklı bir yaklaşım ve yönelim içine mi girecek? Bizim önerimiz ve tavsiyemiz, Türkiye’nin içeride ve dışarıda tutarlı bir politika izleyerek tecridi kaldırması ve Sayın Öcalan’a giden yolu açması, Kürt meselesinde demokratik ve barışçıl bir çözüme yönelmesi ve Türkiye’nin komşusu olan Kürtlere sahici, eşitlikçi ve adil bir şekilde diyalog kurarak yaklaşmasıdır. Bunları birbirinden ayırmak mümkün değil. Geçenlerde İstanbul’da ‘Barış ve Demokrasi Hepimiz İçin’ başlığıyla bir açıklama yapıldı. Aydınlar, gazeteciler, yazarlar, akademisyenler ve hak savunucuları tüm Türkiye kamuoyuna bir çağrıda bulundular.

“Türkiye çok güç bir dönemden geçiyor”

Bu çağrıdan bazı bölümleri sizinle paylaşmak istiyorum. Yüzlerce insanın imzaladığı bir imza kampanyasından bahsediyoruz ve hala süren bir kampanya. Bugüne kadar yaptığımız tespitleri paylaşan, bunların daha ötesinde ihtiyaçlarımıza ilişkin birtakım önerilerde bulunan bir açıklama bu. Niye barış ve demokrasi hepimiz için ve yalnızca DEM Parti’nin meselesi olmamalı diyoruz burada yıllardır? Çünkü onların da açıklamalarında ifade ettikleri gibi Türkiye çok güç bir dönemden geçiyor. ‘Artan yoksulluk ve hukuksuzlukla birlikte halktan gördüğü destek zayıfladıkça sorunlarını şiddete başvurarak çözmeye çalışan bir iktidar var’ diyorlar.

‘Türkiye’yi bu şiddet ortamından çıkaracak bir barış hareketine her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Barış sadece silahlı çatışmaların sona erdirilmesi değil. Aynı zamanda savaşa yol açan uyuşmazlıklara çözüm bularak çatışma nedeninin ortadan kaldırılması da demektir. Kürt sorununun barışçıl yollarla çözümü toplumsal ve siyasal bir barışın vazgeçilmez bir öğesidir. Barışın silahla sağlanamayacağına inanıyoruz’. Ben uzun bir açıklamadan bölümler paylaşıyorum sizlerle ve devam ediyorum.

‘Öte yandan Kürt sorununu sadece Türkiye’nin sınırları içindeki bir sorun olarak görmek yanıltıcı olur. Suriye’de yeniden başlatılan savaş ve çatışma ortamıyla Kürt sorunu konusunda Türkiye, bölgedeki bütün halkların yararına olacak barışçı bir siyaset izlemediği sürece, Türkiye’de Kürt sorunuyla ilgili gerçek bir barışın sağlanması da güçtür.’ İşte samimiyetiniz ve sahiciliğiniz sorgulanır, güven ve güvence meselesi yeniden tartışmaya açılır. Bu güveni tesis etmek için güvenceye ihtiyaç var. Tespitlerimizin karşılık bulduğu yer. O yüzden bu açıklama çok önemli.

Devam ediyorum. ‘Barış savaşın bitmesiyle gerçekleşmez. Barışın inşa edilmesi, üzerinde duracağı yapıların oluşturulması gerekir. Kalıcı ve dayanıklı bir hale gelmesi için, toplumsallaşabilmesi için bu yapılara ihtiyaç vardır. Bu bağlamda barışı her şeyden önce hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası hukuk standartları eksenine oturtmanın önem taşıdığı düşüncesindeyiz. Bu düşüncelerden hareketle aşağıda imzası olan bizler barış içinde yaşama hakkımızı kullanır, Kürt sorunu ile ilgili olarak silahların susması ve bir barış sürecinin başlaması için gereken adımların acilen atılması çağrısında bulunuruz’ diyorlar. 14 Aralık’ta yapıldı bu açıklama ve bu açıklamadan sonra Diyarbakır’da bir açıklama daha yapıldı.

Demokratik Kurumlar Platformunun yaptığı bir açıklama ve o günden bugüne kadar Diyarbakır’dan Ankara’ya kadar süren bir yürüyüş var. Bu yürüyüş, barış ve demokrasi hakkı için; bu hakkın, hepimizin hakkı olduğunu bir daha hatırlatmak için, İstanbul’da yapılan o açıklamaya destek olmak ve güç katmak için yapılmaktadır. İstanbul’dan Diyarbakır’a, Diyarbakır’dan İstanbul’a yankılanan bu ses yarın Ankara’da buluşacak. Ankara’daki buluşma esnasında biz de DEM Parti olarak orada olacağız, yürüyüşçüleri karşılayacağız. Bu konudaki ortak taleplerimizi ve sesimizi yükselterek tüm Türkiye halklarına ve bu ülkeyi yönetenlere ulaştırmaya çalışacağız. Barış ve barış içinde yaşama hakkı, hepimizin hakkıdır; bütün Türkiye halklarının hakkıdır.

“Türkiye’nin demokratikleşmesi için…”

Meclis’te bütçe süreci bitiyor. Bu bütçe de alın terinin ve emekçinin bütçesi değil. Emeğe değer veren bir bütçe değil. Kadınların değil, gençlerin değil. Çocukların geleceğini garantileyen bir bütçe değil. Halkın bütçesi olmadığı için de buna muhalefetimizi ve itirazımızı her yıl olduğu gibi en yüksek sesle yapıyoruz. Bir noktayı, bir virgülü değiştirme ihtimalinin ne kadar kıymetli olduğunu bilerek bu konuda muhalefetimizi sürdürüyoruz. Ancak asıl muhalefetin, toplumsal muhalefetin ortaklaşmasına ihtiyaç var. Bu itiraz ve talepler için yan yana gelerek demokratik yol ve yöntemlerle öncelikle Kürt meselesinin çözümü ve Türkiye’nin demokratikleşmesi için bir ses çıkarmasına ihtiyaç var. İşte herkesi bu sesi birlikte yükseltmeye davet ediyoruz. Bugün Suriye’de yaşananlar, bu kaotik durum çok kolay bir şekilde siyasi çözüm ve diyalogla, tutarlı ve istikrarlı bir politikayla, çatışmasızlıkla, konuşarak ve temas kurarak aşılabilir. Bunu mümkün kılmaya tüm Türkiye halklarını davet ediyoruz.

Önümüzdeki günlerde Parti Meclisimiz ve ardından da MYK’mız toplanacak. Bu kritik gelişmeleri tekrar birlikte değerlendireceğiz. Sizin de gözünüz kulağınız bizde ve bir yandan da Kobanî’de. Hep birlikte göreceğiz bunu. Bir tarihsel gerçeklik var. Bu tarihsel gerçekliği bu bağlam içinde değerlendirip, bir halk gerçeği olarak görüp böyle kabul etmek gerekir. Kobanî aynı zamanda insanlık değerleri için bir sembole dönüştü. O yüzden buradan Kobanî için mücadele eden; gözü, gönlü, kulağı, yüreği orada olan ve Kobanî’nin mücadelesinin insanlık için ne anlama geldiğini bilen herkesi DEM Parti adına selamlıyorum.”

Paylaşın

DEM Parti’den “Milli Eğitim Bakanlığı” Bütçesine Tepki: Çocuklar Okula Aç Gidiyor

Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) bütçesine ilişkin söz alan DEM Parti Milletvekilli Kezban Konukçu, “Sizin çocuklarınızın yediği önünde, yemediği arkasında. Bu devran böyle dönmez. Türkiye’de şiddetli yoksulluk içinde 6,5 milyon çocuk var. Türkiye’de her 4 çocuktan 1’i okula aç gidiyor” dedi ve ekledi:

“Her 4 çocuktan 1’inin kilosunun çok düşük olduğu, Avrupa’da yalnızca yüzde 18 olan kansızlık oranının Türkiye’de kız çocuklarında yüzde 85, erkek çocuklarında ise yüzde 68 olduğu rapor edildi. Türkiye’de eğitim dönemi başlarken çocuklara bir öğün ücretsiz yemek sağlamak için yıllık maliyet 165 milyar lira olarak hesaplandı. Bu miktar, Millî Eğitim Bakanlığı bütçesinin sadece yüzde 13’üne denk geliyor.”

Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) milletvekilleri Yılmaz Hun ve Kezban Konukçu, 2025 Yılı Merkezi Yönetim Bütçe Kanun Teklifi kapsamında görüşülen Milli Eğitim Bakanlığı (MEB) bütçesine ilişkin söz aldı.

Kezban Konukçu, “Bilimden uzak, laiklik karşıtı, tekçiliğe ve erkek egemenliğine dayanan bir müfredat” diye tanımladığı eğitim politikasının, yapboz tahtasına dönüştürüldüğünü söyledi. Öğrencilere daha önce verilen bir öğün ücretsiz yemeğin bakanlık tarafından kaldırıldığını hatırlatan Konukçu, Bakan Yusuf Tekin’i istifa etmeye çağırdı. Çocukların okulda acıkmamak için su içtiğini söyleyen Kezban Konukçu, sözlerine şöyle devam etti:

“Sizin çocuklarınızın yediği önünde, yemediği arkasında. Bu devran böyle dönmez. Türkiye’de şiddetli yoksulluk içinde 6,5 milyon çocuk var. Türkiye’de her 4 çocuktan 1’i okula aç gidiyor. Her 4 çocuktan 1’inin kilosunun çok düşük olduğu, Avrupa’da yalnızca yüzde 18 olan kansızlık oranının Türkiye’de kız çocuklarında yüzde 85, erkek çocuklarında ise yüzde 68 olduğu rapor edildi. Türkiye’de eğitim dönemi başlarken çocuklara bir öğün ücretsiz yemek sağlamak için yıllık maliyet 165 milyar lira olarak hesaplandı. Bu miktar, Millî Eğitim Bakanlığı bütçesinin sadece yüzde 13’üne denk geliyor.”

Bu talebe karşı bütçenin olmadığının iddia edildiğini belirten Kezban Konukçu, “Devlet sermayeye verilen teşvikler kapsamında vergi gelirlerinden vazgeçiyor. 2024 yılında sermayedarlara ve patronlara uygulanan vergi muafiyeti ve istisnalar 1,8 trilyon lira. Yap-işlet-devret projeleri kapsamında köprülerden kara yollarına taahhüt edilen garanti bedelleri adeta bir soyguna dönüşmüştür. Önümüzdeki üç yıl ödenmesi planlanan bedel 328,7 milyar TL’ye ulaşmıştır. MESEM’lerde meslek edindirme değil, çocuk katliamı var. Geçtiğimiz eğitim öğretim döneminde 5’i inşaatta, 4’ü sanayide olmak üzere 9 MESEM’li çocuk, yine bu dönemde sipariş yetiştirme baskısı altında çalışan 5 motokurye çocuk katledildi. Katledilen çocukların resmi burada, bu resme iyi bakın, sizde vicdan yok” ifadelerini kullandı.

“Eğitimde en temel ve zorunlu ihtiyaçlar görmezden gelinerek…”

Daha sonra söz alan Yılmaz Hun ise, bakanlığın bütçesinin yüzde 71’nin personele, yüzde 9’nun ise sosyal güvenlik devlet primine gittiğini hatırlattı. Hun, “Sadece yüzde 20’si eğitim yatırımlarına harcanmaktadır. Okullar en temel ihtiyaçlarını kayıt sırasında alınan bağışlar ve velilerden düzenli olarak alınan aidat benzeri paralarla karşılamaya çalışmaktadır. Bunun en bariz örneğini sene başında ve halen devam eden, okullarda yaşanan temizlik ve hijyen problemlerinde gördük. Birçok okuldaki temizlik ve hijyen problemi veliler, öğretmenler ve belediyeler tarafından çözülmeye çalışılmaktadır. Eğitimde en temel ve zorunlu ihtiyaçlar görmezden gelinerek hazırlanan 2025 MEB bütçesinin zorunlu eğitim harcamalarını karşılamaktan çok uzak olduğu apaçık ortadadır” dedi.

Eğitim alanında sorunların gelecek yıl daha da büyüyeceği uyarısında bulunan Hun, iktidarın eğitimi sermayedarlara peşkeş çektiğini vurguladı.

(Kaynak: Mezopotamya Ajansı)

Paylaşın

Son Bir Yılda 3 Bin 128 DEM Partili Gözaltına Alındı

Son bir yılda, 3 bin 128 DEM Partili gözaltına alındı, gözaltına alınanlardan 409’u ise tutuklandı. Ayrıca son bir yılda, DEM Parti’ye yönelik genel merkez de dahil olmak üzere 9 fiziki saldırı gerçekleşti.

Haber Merkezi / Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti) Hukuk ve İnsan Hakları Komisyonu Eşsözcüleri Sevda Çelik Özbingöl ve Öztürk Türkdoğan, 10-17 Aralık İnsan Hakları Haftası dolayısıyla hazırladıkları raporu, DEM Parti Genel Merkezi’nde düzenlenen basın açıklamasıyla kamuoyu ile paylaştı.

Sevda Çelik Özbingöl şunları söyledi: “10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü vesilesiyle, ülkemizde yaşanan insan hakları ihlalleriyle ilgili olarak partimize ve bileşenlerimize yönelik boyutunu da sizlerle paylaşmak istiyoruz. 2015-2023 arasında gerçekleştirilen ihlallerle ilgili süreçleri önceki raporlarımızda kamuoyu ile paylaşmıştık. Bu raporlarda hem partimize ve bileşenlerimize yönelik hem de parti binalarına ve üyelerimize yönelik fiziki saldırılar mevcuttu. İl ve ilçe eş başkanlarımız ile seçilmişlerimize yönelik haksız gözaltı, tutuklama ve yargı tacizinin, Kürt illerinde kesintisiz bir biçimde uygulanan yasaklarla birlikte 2024 yılında da tekrarlandığı, en az yüzde 50’lik bir artışla devam ettiği bir durumdan bahsediyoruz.

Biz bugün burada, bu yılın ihlallerini konuşurken, güne yine yakalama ve gözaltılarla uyandık. Yakalama, gözaltı ve haksız tutuklama verilerini sizinle paylaşırken, bu verilerin artmaya devam etmesinin rahatsızlığını da yaşadığımızı belirtmek istiyoruz. Aralık 2023’ten bugüne, bartimiz bileşenlerine ve toplumsal muhalefete yönelik gerçekleştirilen siyasi soykırım operasyonları neticesinde tespit edilen rakamların gerçek veriler olmadığını, gerçek sayıdan az olduğunu da söylememiz gerekiyor. En az 948 kişi gözaltına alınmış, 632 kişinin de tutuklanmasına karar verilmiştir.

Aralık 2023 ve 10 Aralık 2024 tarihleri arasında, partimizin her kademe yöneticisinin içinde bulunduğu 256 kişi gözaltına alınmış, çalışanlarımızın ve yöneticilerimizin 50’sinin tutuklanmasına karar verilmiştir. Bu tarihler arasında partimizin organize ettiği eylem ve etkinliklere katılan üyeler, seçilmişler ve çalışanlarımıza yönelik 3 bin 128 gözaltı gerçekleşmiş, 409 kişinin tutuklanmasına karar verilmiştir. Yine bu tarihler arasında toplumsal muhalefetin partimizle birlikte katıldığı belirli günlerdeki kutlama ve anma gibi etkinlikler ile protesto gösterilerine yönelik 564 gözaltı ve 173 tutuklama kararı verilmiştir.

31 Mart 2024’te gerçekleşen yerel seçimlerin akabinde, seçilmiş bir belediye eş başkanımız tutuklanmış; 6’sı partimizden, 2’si CHP’li olmak üzere toplam 8 belediyeye kayyım atanmıştır. Bu sayıların gittikçe artıyor olması elbette ki rahatsız edici. Bu saldırıların sadece bir yönüyle gelişmediğini ve yaşamın bütün alanlarında bir hak ihlali bütünlüğü içerisinde yürütüldüğünü görmekteyiz. Partimize yönelik fiziki saldırılar ve siyasi operasyonlar bunun farklı bir boyutu olarak karşımıza çıkmaktadır. 2024 yılında, Genel Merkezimiz de dahil olmak üzere partimize 9 fiziki saldırı gerçekleştirilmiştir. Dört fiziki saldırı da kolluk aramaları ve haksız müdahaleleriyle yapılmıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsünde milletvekillerimiz iki kez fiziki ve fiili saldırıyla karşı karşıya kalmıştır. Kürtçe konuştukları için defalarca mikrofonları kapatılmış, birçok başka haksız müdahale de bütün kamuoyunun gözü önünde gerçekleşmiştir.

Bu ihlaller eylem ve etkinlik yasaklarıyla devam etmiştir. Toplumsal muhalefetin yoğun olduğu dönemlerde, demokratik protesto hakkının kullanımını açıkça engelleyen idari işlemlerle ve valilikler aracılığıyla eylem ve etkinlik yasakları getirilmiştir. Van’da 2016 yılından beri kesintisiz bir şekilde valiliğin idari kararıyla devam eden bir yasak mevcutken, 2024 yılı içerisinde 94 kez eylem ve etkinlik yasağı kararı verilmiştir. İHD verilerine göre, bu kararlar kapsamında 358 tane barışçıl eylem ve etkinliğe müdahale edilmiş ve yasaklama kararları verilmiştir.

13 Ekim’de Diyarbakır’da gerçekleştirdiğimiz mitingimize yönelik yasaklama da buna dahildir. Sayın Abdullah Öcalan üzerindeki tecridin sona erdirilmesi ve Kürt sorununun barışçıl ve demokratik çözümü talebiyle 1 Şubat 2024’te başlayan ve katılımcıları arasında sivil toplum kuruluşu temsilcilerinin de bulunduğu Büyük Özgürlük Yürüyüşüne Van, Kars ve Urfa gibi illerde kolluk müdahalesi farklı aşamalarda gerçekleştirilmiştir. 8 eylem ve etkinliğe de farklı tarihlerde müdahale edilmiş, en az 81 kişi de gözaltına alınmıştır.

2024’te bir seçim yaşadık. Seçim öncesi, seçim günü ve sonrasını kapsayan yoğun ihlallere tanıklık ettik. Kulu, İnegöl, Mersin Akdeniz, Yüksekova, Mardin, Elazığ, Kayseri, Koçsinan seçim bürolarımıza saldırılar gerçekleştirilmiştir. Seçim çalışması yürüten yönetici, aday ve parti çalışanı olan 9 partilimiz bu süreçte gözaltına alınmıştır. Partimizin broşür ve afişlerine dair yasaklama ve toplatma kararları verilmiş ve çoğu noktada da dağıtımına izin verilmemiştir. Seçimlerin öncesinde, 1 Ekim 2023’te, 32 seçim bölgesinde özellikle kolluk mensuplarının içerisinde bulunduğu seçmen taşımaların, seçilmiş iradeye müdahaleyi esas alan boyutlarda seçmen kaydırmaların yapıldığını gördük.

Bu hukuksuzlukla ilgili hem kamuoyu düzeyinde hem de yasal boyutta birçok başvuru yapmış olmamıza rağmen, ne yazık ki siyasi iktidar, bu yöntemle Şırnak, Kars ve Bitlis’te ve çok sayıda ilçede seçmen iradesine müdahale etmekten çekinmemiştir. Seçim günü, seçmen iradesine yönelik hak ihlallerinde ise sandıklara doğrudan fiziki saldırılar gerçekleştirilmiştir. Halfeti, Hilvan ve Sur ilçeleri ile İstanbul Başakşehir’de sandıklara, seçim görevlilerine ve çalışanlarımıza yönelik fiziki müdahaleyi de içeren saldırılar gerçekleşmiştir.

Halfeti’de sandıklara önceden hazırlanmış oy pusulaları atmak suretiyle müdahale edilmiş, seçim görevlileri darp edilmiştir. Aynı gün Hilvan’da gerçekleştirilen müdahale de ayrıca Hilvan’daki seçimin iptaline gerekçe yapılmıştır. Mardin’in Ömerli ilçesinde, adayımız Devrim Demir’e yönelik yapılan gazlı kolluk saldırısı sonucunda belediye eş başkanımız hastaneye kaldırılmıştır. Şırnak, Muş ve Van’da seçim sonrası toplanan halka yönelik gazlı fiziki kolluk müdahalesi gerçekleşmiştir.

Van Büyükşehir Belediye Eş Başkanı seçilen Abdullah Zeydan hakkında verilen memnu hakları iadesi kararına, 29 Mart 2024 tarihli Adalet Bakanlığı itirazı üzerine Diyarbakır 5. Ağır Ceza Mahkemesinin kararını geri alınması suretiyle ikinci sıradaki adaya mazbata verileceği yönündeki açıklama sonrasında toplumsal muhalefet gelişmiştir. Van, Hakkari, Siirt, Urfa, Adana, Diyarbakır, Batman ve İstanbul’da plastik mermi kullanımı ve doğrudan gazlı müdahaleyi içeren kolluk müdahalesinin yapıldığı ve birçok basın mensubunun ve STK temsilcisinin de aralarında olduğu en az 667 kişinin gözaltına alındığı bir süreci yaşadık.

Siyasi soykırımın en büyük örneklerinden biri olan Kobanî yargılama sürecini de 2024 yılında yaşadık. 4 Kasım 2016’dan beri haksız bir şekilde tutuklu bulunan önceki dönem HDP Eş Genel Başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ ile MYK üyelerinin de içinde bulunduğu ve gizli tanık beyanları dışında bir gerekçeye dayandırılmayan, sadece siyasi faaliyetlerin kriminalize edildiği, kamuoyunda Kobanî Kumpas Davası olarak bilinen yargılama sürecinde, 16 Mayıs 2024’te yüzlerce yılı bulan hapis cezalarıyla karşı karşıya kaldık. Halen bu yargılamanın gerekçeli kararı yazılmamıştır.

Seçim sonrası ve akabinde demokratik siyasete ve halkın seçilmiş iradesine karşı gerçekleştirilen müdahale 3 Haziran’da farklı bir boyut kazandı. 3 Haziran 2024’te, Hakkari Belediye Eş Başkanımız Mehmet Sıddık Akış’ın 2012 yılından beri devam eden bir yargılaması bahane gösterilerek gözaltına alınıp tutuklanmasıyla ve bir cezaya dönüştürülen haksız kayyım atamasıyla karşılaştık. 31 Ekim’de Esenyurt’ta, 4 Kasım’da Mardin’de, 22 Kasım’da ise Ovacık ve Dersim’de kayyım atamalarıyla karşı karşıya kaldık.

Halfeti, Batman, Mardin ve en son Van’da devam eden kayyım atama süreçleri bu haksızlıkların boyutunu gösteriyor. Seçme ve seçilme hakkına müdahalelerin bitmediğini, Van Büyükşehir Belediye Eş Başkanımız Abdullah Zeydan’ın memnu haklarının verilmesi kararını kanun yararına bozan 3 Aralık 2024 tarihli kararla halen sürdürüldüğünü hepimiz izlemiş olduk. Bu haksız kayyım atamalarından sonra gelişen toplumsal muhalefet ve kamuoyu sürecinde de maalesef aralarında çocukların, gazetecilerin ve STK temsilcilerinin de bulunduğu 289 kişiye yönelik gözaltı kararı verilmiş, 68 kişi ise haklı ve demokratik tepkilerini ortaya koydukları için tutuklanmıştır.

2024 yılındaki hak ihlallerinin en önemli boyutlarından, hak ihlallerinin kanayan yaralarından biri de cezaevleridir. Cezaevleri mağduriyetlerin en fazla olduğu, ancak verileri tam olarak tespit edemediğimiz çok özel bir mağduriyet alanı. Hem komisyonumuza hem Meclis Grubumuza yansıyan süreçlerde ve 100’ü aşkın hapishanede yaptığımız ziyaretlerde tespit edebildiğimiz kadarıyla sağlık hakkı ihlalleri, şartlı tahliye hakkının engellenmesi, sevk taleplerinin reddi ve özellikle cezaevi idareleri ile gözlem kurullarının keyfi tutum ve davranışları nedeniyle gerçekleşen birçok ihlale tanıklık ettik.

Bu süreçte, 794 soru ve araştırma önergesi arkadaşlarımız tarafından verilmiş ve TBMM İnsan Haklarını İnceleme Kurumuna başvuru yapılmıştır. 300’e yakın mahpus ziyaret edilmiş, hapishane idareleriyle de yüz yüze ve telefon aracılığıyla görüşmeler gerçekleştirilmiştir. Komisyonumuz bu yıl cezaevlerine ilişkin 2 defa raporlama yapmış, hala da çalışmalarına devam etmektedir. Hasta tutsaklardan keyfi disiplin cezalarına, infaz yakmalardan çıplak aramalara ve sağlık hakkının engellenmesine kadar cezaevleri, yakından takibi gereken bir ihlal alanı olmaya devam etmektedir. Hapishanelere ilişkin yaptığımız raporlamalardan bir tanesi de İmralı’da devam eden tecrit sürecine ilişkindi.

Hak ihlalleri, cezaevleri ve önemli sorunlarımızdan bir tanesi olan tecridin giderilmesi konusunda DEM Parti Hukuk ve İnsan Hakları Komisyonu olarak sürecin takipçisiyiz. Özellikle hak ihlallerinin bu kadar yoğunlaştığı bir dönemde, ülkemizin demokratik geleceği için demokratik bir ittifak ve demokratik bir mücadelenin de önemini belirtmek istiyorum.

“Türkiye giderek otoriterleşiyor”

Öztürk Türkdoğan ise şunları söyledi: “Türkiye resmi ideolojide ısrar ediyor. Türkiye’nin ikinci yüzyıla değişim ve dönüşümle, barış ve demokrasiyle tanışarak devam etmesi gerekiyor. Dolayısıyla resmi ideolojiden vazgeçmesi gerekiyor. Bütün bu ihlallerin sebeplerinden biri de resmi ideolojide ısrar eden iktidarın değişmez tutumu. Türkiye giderek otoriterleşiyor. Bu otoriterleşmeden vazgeçmesi gerekiyor. Türkiye’de ikili hukuk ve ayrımcılık uygulanıyor. Terörle Mücadele Kanunu ve ilgili mevzuat, Kürtler başta olmak üzere rejim muhaliflerine bir ikili hukuk dayatıyor ve bu çok net ayrımcılıktır. Bunun sona ermesinin yolu da demokratikleşmeden geçmektedir.

Özellikle partimize yönelik bütün bu ayrımcı uygulamaların altını çizmek isterim. Herhalde dünyada kendi yurttaşlarını en fazla “terör” suçlaması ile suçlayan ülkelerin başında Türkiye geliyor. Türkiye yurttaşlarına bu terör suçlamalarını yaparken, dünyada terör örgütü olarak bilinen örgütlerle olan ilişkilerini de dün akşam televizyon ekranlarından bütün dünya izledi. Bundan ibret alınması gerekiyor. Demek ki, Terörle Mücadele Kanunu’nu kaldırmak gerekiyor. Demek ki, sebepsiz yere terör yöntemlerine başvurmadığı halde hiç kimseyi terörle suçlamamak gerekiyor.

Türkiye Kürt sorununu çözmek zorunda. Şu anda Ortadoğu’da yaşanan gelişmeler, Suriye’deki son durum, Kürt sorununun demokratik ve barışçıl yoldan çözümünü dayatıyor. Türkiye’de 1 Ekim’den bu yana devam eden tartışmalar, yeni bir barış sürecine evrilmek zorundadır. Bu tartışmaları uzatmamak gerekir. Partimizin Sayın Öcalan’la görüşme talebi bir an önce kabul edilmelidir. Türkiye gerçek anlamda bir çözüm sürecine bir an önce girmelidir. Kürt sorununu gerçekten demokratik ve barışçıl yollarla çözecek adımları atmalıdır.

Türkiye’deki ihlalleri sıralamak çok mümkün ama şunu ifade edeyim. Gerçekten demokrasiye dönülecekse, AİHM kararlarını ve AYM kararlarını uygulamakla başlanabilir. Arkadaşlarımız Demirtaş ve Yüksekdağ başta olmak üzere, Osman Kavala ve hapiste tutulan tüm siyasetçilerle ilgili AİHM’in ihlal kararları var, serbest bırakılmaları gerekiyor. Bu oldukça önemli. Can Atalay’ın serbest bırakılması gerekiyor. Türkiye’yi kendi hukukuna uymaya davet ediyoruz. İfade özgürlüğü konusunda Türkiye’nin adım atması gerekiyor. Etki ajanlığı tartışmaları vardı. Freedom House’un da belirttiği gibi dünyada basın ve ifade özgürlüğü konusunda Türkiye özgürlüğü olmayan ülkeler kategorisinde. Türkiye’nin buradan çıkması lazım. Bunun için de mevzuatını demokratikleştirmesi gerekiyor, daha kötü uygulamalara sapmaması gerekiyor. Toplanma ve gösteri yürüyüşü temel bir haktır. İnsanlar bu hakkını kullanırken gözaltına alınmamalı, işkence ve kötü muameleye uğramamalı, haklarında dava açılmamalıdır.

Daha 2 hafta önce Ankara’da benzer soruşturmalardan yargılanıp beraat eden insanlar, bugün evleri basılarak gözaltına alınıyor ve tutuklanıyor. Mahkeme kararları sunuyoruz ama savcılar ve hakimler dikkate almıyor. Yani artık Türkiye’nin gerçekten yargısını masaya yatırması gerek. Venedik Komisyonu yakın zamanda HSK ile ilgili bir rapor yayınladı. Komisyonun bu tavsiyelerine Türkiye’nin uyması gerekiyor. Türkiye’deki hakim ve savcıları hukuka uymaya davet ediyoruz. Siyasi iktidarın telkinleriyle hareket etmeyin. İnsanları haksız yere gözaltına almayın ve tutuklamayın. Yine BM İşkenceye Karşı Komitenin Türkiye’ye gözlemleri ve tavsiyeleri var. Türkiye bu tavsiyelere uymak durumundadır. Mutlaka ve mutlaka bu tavsiyelerin gereği yapılmalıdır. İmralı’daki tecrit de bir an önce kaldırılmalıdır.

Hukuk güvencesinden yoksunluk devam ediyor. Tipik örnek, Can Atalay’ın AYM kararı. Bir ülke düşünün ki kendi yüksek mahkemesi bir karar veriyor ve ülke o karara uymuyor. Artık o ülkede hiç kimsenin hukuk güvenliği hakkı yoktur. Daha ötesi yok. Ne söyleyebiliriz ki? Seçme ve seçilme hakkına yönelik bir diğer müdahale de kayyım uygulamalarıdır. Bundan derhal vazgeçilmelidir. Kayyımla ilgili siyasi partilerin verdiği kanun teklifi bir an önce yasalaşmalı; bu garabet ve müdahaleci uygulamadan vazgeçilmelidir. Hapishaneler kanayan yaradır. Hapishaneler konusunda, İnfaz Kanunu baştan sonra mutlaka yeniden düzenlenmeli ve BM standartlarına uygun hale getirilmelidir. Umut Hakkı mutlaka ve mutlaka düzenlenmeli, Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesinin Türkiye’ye yönelik tavsiyesi yerine getirilmelidir.”

Paylaşın

DEM Parti: Onurlu Barış Mücadelemizden Vazgeçmeyeceğiz

DEM Parti, 10 Aralık İnsan Hakları Haftası nedeniyle yayınladığı mesajında, “‘Bütün insanlar özgürdür; onur ve haklar bakımından eşit doğarlar’ ilkesini edinen bizler, tüm farklılıkların demokratik bir zeminde yaşayacağı onurlu barış mücadelemizden vazgeçmeyeceğiz!” ifadelerine yer verdi.

Haber Merkezi / Halkların Eşitlik ve Demokrasi (DEM Parti) Partisi, partinin Eş Genel Başkanları Tülay Hatimoğulları ve Tuncer Bakırhan, “10 Aralık İnsan Hakları Haftası” nedeniyle sosyal medya hesapları üzerinden mesaj yayınladılar.

DEM Parti tarafından yayınlanan mesajda şu ifadelere yer verildi: “10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü’nü, bu yıl da haksız ve hukuksuz uygulamaların bir yönetim biçimi haline getirildiği, temel ve evrensel insan haklarının yok sayıldığı bir ortamda karşılıyoruz. ‘Bütün insanlar özgürdür; onur ve haklar bakımından eşit doğarlar’ ilkesini edinen bizler, tüm farklılıkların demokratik bir zeminde yaşayacağı onurlu barış mücadelemizden vazgeçmeyeceğiz!”

Tülay Hatimoğulları paylaşımında şu ifadeleri kullandı: “Bu yıl da 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü’nü, insan hak ve özgürlüklerinin sistematik olarak ihlal edildiği bir dönemde karşılıyoruz. Dünyanın dört bir yanında emperyalist güçlerin savaş-sömürü politikalarıyla, yaşam hakkı başta olmak üzere temel insan hakları ağır tehdit altında.

Filistin’de, Suriye’de, Rojava’da halklara telafisi mümkün olmayan acılar yaşatılıyor. Ülkemizde insan hak ve özgürlüklerini çiğnemekte sınır tanımayan siyasi iktidar; kayyım darbesiyle, kumpas davalarla, baskıyla, şiddetle, insanlık onurunu ayaklar altına alıyor. Kadınların, gençlerin, çocukların, engellilerin, hak ve özgürlükleri her geçen gün tırpanlanıyor. Alevilerin eşit yurttaşlık hakkı ve tüm inançların özgür yaşam hakkı yıllardır görmezden geliniyor.

10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü vesilesiyle, dünyada ve Türkiye’de insan hak ve özgürlüklerini bir kez daha hatırlatıyoruz. DEM Parti olarak her bir yurttaşımızın haklarına eşit ve adil bir şekilde eriştiği; özgür, demokratik bir ülke için mücadelemizi sürdüreceğiz.”

“Mücadele etmeye devam edeceğiz”

Tuncer Bakırhan ise paylaşımında şunlara dikkat çekti:” 10 Aralık Dünya İnsan Hakları Günü’nü başta yaşam hakkı olmak üzere halkların ve inançların haklarının yok sayıldığı, ihlal edildiği bir dönemde karşılıyoruz. İnsan haklarını yok sayan politikalara karşılık, tüm emek, demokrasi güçleri ve İnsan hakları örgütleriyle birlikte mücadele etmeye devam edeceğiz.”

Paylaşın

CHP Ve DEM Parti’den Kayyım Tepkisi: Hukuksuzluğa Direneceğiz

Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) ve Halkların Eşitlik ve Demokrasi Partisi (DEM Parti), Tunceli Belediyesi ile Ovacık Belediyesi’ne atanan kayyımlara tepki gösterdi.

Haber Merkezi / CHP Genel Başkanı Özgür Özel, “Seçilmiş belediye başkanlarına yönelik tüm saldırılara karşı olduğu gibi bu hukuksuzluğa da direneceğiz” dedi.

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, “Dersim ve Ovacık belediyelerini gasp eden sarayın kayyım siyasetini tanımıyoruz” derken, DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan da, “İyi bilinmelidir ki; Dersim kayyımla yönetilemez, iradesi zorbalıkla teslim alınamaz. Halkın iradesine uzanan bu el, Dersim’in onurlu tarihine çarpacaktır” ifadelerini kullandı.

İçişleri Bakanlığı, DEM Partili Tunceli Belediye Başkanı Cevdet Konak ve CHP’li Ovacık Belediye Başkanı Mustafa Sarıgül hakkındaki hapis kararları gerekçesiyle iki belediyeye kayyım atadı. Sosyal medya hesabından açıklama yapan CHP Genel Başkanı Özgür Özel, kayyım atamasına tepki gösterdi.

Kararı “milli irade hırsızlığı” olarak nitelendiren Özel, “Ovacık Belediyemize ve Tunceli Belediyesi’ne kayyım atama kararı, kılıfına bile uydurulamamış milli irade hırsızlığıdır. Ovacık Belediye Başkanımız Mustafa Sarıgül’ün 2012’de katıldığı bir cenaze töreni, 2022’de dava konusu yapılmış, 2024’te suç sayılmıştır” dedi.

“Taziye ölüye değil, diriye yapılır. Ne aile evladının suçundan sorumlu tutulabilir ne de taziyeye gelenler” diyen Özel, “İki dönemdir halkın oyuyla seçilen bir belediye başkanını, 12 yıl önce katıldığı bir cenaze nedeniyle görevden almanın, gitmekte olan bir iktidarın son çırpınışlarından azade bir hükmü yoktur. Biz, seçilmiş belediye başkanlarına yönelik tüm saldırılara karşı olduğu gibi, bu hukuksuzluğa da direneceğiz. Kendi menfaatini, Türkiye’nin menfaatinin üzerine koyanlara, bu milleti teslim etmeyeceğiz” ifadelerini kullandı.

“Dersim boyun eğmez, zulme teslim olmaz”

Kayyım kararının ardından yazılı açıklama yapan DEM Parti Merkez Yürütme Kurulu, kararı darbe olarak nitelendirdi. Açıklamada, “AKP iktidarı, Dersim ve Ovacık belediyelerine kayyım atayarak halk iradesine yönelik darbeci zihniyetini bir kez daha tescillemiştir. Bu kayyım atamaları yalnızca belediyelerin gaspı değildir; halkın tarihine, kültürüne ve değerlerine açık bir saldırıdır. Dersim gibi direnişin ve onurun simgesi bir kente yönelik bu müdahale, halkın iradesine karşı beyhude bir teslimiyet dayatmasıdır. Ancak tarih şahittir ki Dersim boyun eğmez, zulme teslim olmaz” denildi.

Kayyım kararına karşı ortak mücadele çağrısı yapılan açıklamada, şu ifadelere yer verildi: “Kayyım politikaları ile toplumsal barış iddiası çelişmektedir. Halkın seçilmiş temsilcilerinin görevden alınması demokratik siyasetin gaspıdır. Dersim’i kayyımla yönetmeye çalışmak, halkın irade sahibi olmasına karşı bir korkunun dışavurumudur. Ne Dersim ne de diğer kentler kayyım ile yönetilemez. Buradan bir kez daha ilan ediyoruz: Kayyımlar gidecek, halkın iradesi baki kalacaktır. Tüm demokrasi güçlerini, bu darbeye ve irade gaspına karşı omuz omuza durmaya çağırıyoruz. Biz alışmayacağız, halkımızı da bu zulmü kabullenmeye asla alıştıramayacaksınız.”

Sosyal medya hesabından açıklama yapan DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları, “Dersim ve Ovacık belediyelerini gasp eden sarayın kayyım siyasetini tanımıyoruz. Kayyımları reddediyoruz! Dersim ve Ovacık halkının iradesine kayyım atayan darbeciler; Dersim’in tarihi direniş geleneği ekseninde kurulan ittifak politikaları, dayanışma kültürü ve demokratik halk iradesi karşısında büyük kaybedecekler. Yarın Dersim’deyiz, yüreği demokrasiden yana atan herkesi kayyıma karşı demokratik tepki vermeye çağırıyoruz. Kesintisiz darbelere artık yeter diyoruz” ifadelerini kullandı.

DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan da “Dersim, tarih boyunca direnişin ve onurun simgesi olmuş bir kenttir. Zorbalığa, baskıya ve zulme karşı verdiği mücadele, onu yalnızca bir coğrafya değil, aynı zamanda bir değer haline getirmiştir. Bu topraklar, 1938’de insanlık tarihine kara bir leke olarak geçen katliamla sınandı; acılarla yoğruldu, ama boyun eğmedi. Toplumsal barış diyenlerin cebinden kayyım çıkıyor, el uzatıyoruz diyenlerin diğer elinde kayyım beliriyor. İyi bilinmelidir ki; Dersim kayyımla yönetilemez, iradesi zorbalıkla teslim alınamaz. Halkın iradesine uzanan bu el, Dersim’in onurlu tarihine çarpacaktır” dedi.

Paylaşın