Enflasyon, ENAG’a Göre Yüzde 53,42, TÜİK’e Göre Yüzde 30,65

Yıllık enflasyon, ocak ayında ENAG’a göre yüzde 53,42, TÜİK’e göre ise yüzde 30,65 oldu. Merkez Bankası’nın 2026 yıl sonu enflasyon tahmini ise yüzde 16 bandında.

Haber Merkezi / Bağımsız Enflasyon Araştırma Grubu (ENAG), ocak ayı enflasyon verilerini açıkladı.

Buna göre; Kasım ayında Tüketici Fiyat Endeksi (E-TÜFE) aylık bazda yüzde 6,32, yıllık bazda ise yüzde 53,42 arttı.

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) ocak ayına ilişkin enflasyon rakamlarını açıkladı.

Buna göre; Enflasyon bir önceki aya göre yüzde 0,89, bir önceki yılın aralık ayına göre yüzde 4,84, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 30,65 ve on iki aylık ortalamalara göre yüzde 33,98 arttı.

ENAG ve TÜİK verileri arasındaki uçurum neden kaynaklanıyor?

ENAG ile TÜİK arasında açıklanan enflasyon verileri arasındaki farkın bu denli büyük olmasının temelinde farklı veri toplama ve hesaplama yöntemleri yatıyor.

TÜİK, belirli mağazalardan ve sabit zaman aralıklarında toplanan fiyatlarla oluşturulan sabit bir tüketim sepetine dayanarak enflasyonu aylık olarak hesaplıyor.

Sepetteki mal ve hizmetlerin ağırlıkları yılda bir kez güncelleniyor ve fiyat değişimleri bu yapı üzerinden izleniyor. ENAG ise internet üzerinden toplanan günlük fiyat verilerini kullanarak daha dinamik ve hızlı değişen bir sistemle enflasyonu ölçüyor.

Tüm bu teknik farkların ötesinde, TÜİK’in hükümete bağlı bir kurum olması nedeniyle verilerin siyaseten manipüle edildiğine dair kamuoyunda zaman zaman şüpheler oluşuyor.

Paylaşın

İTO Duyurdu: İstanbul’un Enflasyonu Yüzde 36,15

İTO’nun açıkladığı verilere göre; İstanbul’da perakende fiyatları, ocak ayında bir önceki aya göre yüzde 4,56, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 36,15 yükseldi. 

Haber Merkezi / İstanbul Ticaret Odası (İTO), 2026 Ocak Ücretliler Geçinme İndeksi ve Toptan Eşya Fiyatları İndeksi verilerini açıkladı.

2023 baz yılına göre hazırlanan verilere göre, İstanbul’da perakende fiyatlar bir önceki aya göre yüzde 4,56 oranında artış gösterdi. Yıllık bazda ise İstanbul’da tüketici fiyatlarının geçen yılın aynı dönemine kıyasla yüzde 36,15 arttığı belirlendi.

Ocak ayında harcama grupları arasında en yüksek fiyat artışı sağlık ve ulaştırma kalemlerinde görüldü.

Bir önceki aya göre artış oranları şöyle sıralandı:

Sağlık harcamaları yüzde 11,94
Ulaştırma yüzde 9,96
Çeşitli mal ve hizmetler yüzde 8,52
Lokanta ve oteller yüzde 6,22
Ev eşyası yüzde 4,40
Gıda ve alkolsüz içecekler yüzde 4,27
Haberleşme yüzde 4,26
Eğlence ve kültür yüzde 3,23
Konut yüzde 2,56
Eğitim yüzde 2,53
Alkollü içecekler ve tütün yüzde 0,21

Aynı dönemde giyim ve ayakkabı grubunda fiyatlar yüzde 2,32 oranında geriledi. Bu kalem, ocak ayında ana harcama grupları arasında fiyat düşüşü görülen tek grup oldu.

İTO’nun değerlendirmesinde, özellikle sağlık ve ulaştırma gruplarındaki artışlarda kamu kaynaklı fiyat düzenlemeleri ile piyasa koşullarının etkili olduğu vurgulandı. Lokanta ve otellerdeki yükseliş dikkat çekerken, gıda fiyatlarında kış mevsiminin bazı ürünlerde artışa yol açtığı belirtildi. Giyim ve ayakkabı grubundaki gerilemede ise piyasa dinamiklerinin etkili olduğu ifade edildi.

Ocak 2026 itibarıyla aylık bazda en yüksek artış sağlık harcamalarında, en belirgin düşüş ise giyim ve ayakkabı grubunda kaydedildi.

Paylaşın

Dış Ticaret Açığı 90 Milyar Doları Aştı

2025 yılında ihracat 273 milyar 361 milyon dolar, ithalat ise 365 milyar 370 milyon dolar oldu. Başka bir ifadeyle, 2025 yılında dış ticaret açığı 90 milyar doları aştı.

Haber Merkezi / Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Dış Ticaret İstatistikleri Aralık 2025 verilerini açıkladı.

Buna göre; ihracat 2025 yılı Aralık ayında, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 12,7 artarak 26 milyar 373 milyon dolar, ithalat yüzde 10,7 artarak 35 milyar 674 milyon dolar oldu. İhracat 2025 yılının aralık döneminde bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 4,4 artarak 273 milyar 361 milyon dolar, ithalat yüzde 6,2 artarak 365 milyar 370 milyon dolar oldu.

Aralık ayında dış ticaret açığı bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 5,6 artarak 8 milyar 811 milyon dolardan, 9 milyar 301 milyon dolara yükseldi. İhracatın ithalatı karşılama oranı 2024 Aralık ayında yüzde 72,7 iken, 2025 Aralık ayında yüzde 73,9’a yükseldi.

2025 yılında dış ticaret açığı yüzde 11,9 artarak 82 milyar 232 milyon dolardan, 92 milyar 9 milyon dolara yükseldi. İhracatın ithalatı karşılama oranı 2024 Ocak-Aralık döneminde yüzde 76,1 iken, 2025 yılının aynı döneminde yüzde 74,8’e geriledi.

Ekonomik faaliyetlere göre ihracatta, aralık ayında imalat sanayinin payı yüzde 93,2, tarım, ormancılık ve balıkçılık sektörünün payı yüzde 4,6, madencilik ve taş ocakçılığı sektörünün payı yüzde 1,7 oldu. 2025 yılında ekonomik faaliyetlere göre ihracatta imalat sanayinin payı yüzde 94,3, tarım, ormancılık ve balıkçılık sektörünün payı yüzde 3,5, madencilik ve taş ocakçılığı sektörünün payı yüzde 1,6 oldu.

Geniş ekonomik gruplar sınıflamasına göre ithalatta, 2025 Aralık ayında ara mallarının payı yüzde 65,4, sermaye mallarının payı yüzde 18,0 ve tüketim mallarının payı yüzde 16,2 oldu. İthalatta, 2025 yılında ara mallarının payı yüzde 68,4, sermaye mallarının payı yüzde 15,0 ve tüketim mallarının payı yüzde 16,2 oldu.

İhracatta Almanya ithalatta Çin ilk sırada

Aralık ayında ihracatta ilk sırayı Almanya aldı. Almanya’ya yapılan ihracat 1 milyar 760 milyon dolar olurken, bu ülkeyi sırasıyla; 1 milyar 583 milyon dolar ile Birleşik Krallık, 1 milyar 564 milyon dolar ile ABD, 1 milyar 336 milyon dolar ile Irak, 1 milyar 259 milyon dolar ile Fransa takip etti. İlk 5 ülkeye yapılan ihracat, toplam ihracatın yüzde 28,4’ünü oluşturdu.

2025 yıloında ihracatta ilk sırayı Almanya aldı. Almanya’ya yapılan ihracat 22 milyar 167 milyon dolar olurken, bu ülkeyi sırasıyla; 16 milyar 773 milyon dolar ile Birleşik Krallık, 16 milyar 328 milyon dolar ile ABD, 13 milyar 232 milyon dolar ile İtalya ve 12 milyar 380 milyon dolar ile Irak takip etti. İlk 5 ülkeye yapılan ihracat, toplam ihracatın yüzde 29,6’sını oluşturdu.

İthalatta Çin ilk sırayı aldı. Aralık ayında Çin’den yapılan ithalat 4 milyar 649 milyon dolar olurken, bu ülkeyi sırasıyla; 3 milyar 738 milyon dolar ile Rusya Federasyonu, 3 milyar 22 milyon dolar ile Almanya, 2 milyar 21 milyon dolar ile ABD, 1 milyar 617 milyon dolar ile İtalya izledi. İlk 5 ülkeden yapılan ithalat, toplam ithalatın yüzde 42,2’sini oluşturdu.

2025 yılında ithalatta ilk sırayı Çin aldı. Çin’den yapılan ithalat 49 milyar 576 milyon dolar olurken, bu ülkeyi sırasıyla; 42 milyar 373 milyon dolar ile Rusya Federasyonu, 30 milyar 110 milyon dolar ile Almanya, 18 milyar 80 milyon dolar ile ABD, 15 milyar 738 milyon dolar ile İsviçre izledi. İlk 5 ülkeden yapılan ithalat, toplam ithalatın yüzde 42,7’sini oluşturdu.

Paylaşın

TÜİK Duyurdu: Hizmet Enflasyonu Yüzde 35,11

Hizmet enflasyonu aralık ayında bir önceki aya göre yüzde yüzde 0,78, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 35,11  ve on iki aylık ortalamalara göre yüzde 36,78 arttı.

Haber Merkezi / Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Hizmet Üretici Fiyat Endeksi (H-ÜFE) Aralık 2025 verilerini açıkladı.

Buna göre; Hizmet enflasyonu aralık ayında bir önceki aya göre yüzde 0,78, bir önceki yılın aralık ayına göre yüzde 35,11, bir önceki yılın aynı ayına göre yüzde 35,11 ve on iki aylık ortalamalara göre yüzde 36,78 arttı.

Bir önceki yılın aynı ayına göre, ulaştırma ve depolama hizmetlerinde yüzde 32,32, konaklama ve yiyecek hizmetlerinde yüzde 35,46, bilgi ve iletişim hizmetlerinde yüzde 34,32, gayrimenkul hizmetlerinde yüzde 41,21 mesleki, bilimsel ve teknik hizmetlerde yüzde 40,33, idari ve destek hizmetlerde yüzde 37,92 arttı.

Bir önceki aya göre, ulaştırma ve depolama hizmetlerinde yüzde 1,23, konaklama ve yiyecek hizmetlerinde yüzde 0,77, mesleki, bilimsel ve teknik hizmetlerde yüzde 1,25, idari ve destek hizmetlerde yüzde 0,59 artarken, bilgi ve iletişim hizmetlerinde yüzde 0,05, gayrimenkul hizmetlerinde yüzde 2,20 azaldı.

Paylaşın

Ekonomiye Güven Aynı Kaldı

Aralık ayında 99,4 olan ekonomik güven endeksi, ocak ayında da 99,4 değerini aldı. Endeksin 100’den büyük olması genel ekonomik duruma ilişkin iyimserliği, 100’den küçük olması ise genel ekonomik duruma ilişkin kötümserliği gösteriyor.

Haber Merkezi / Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Ekonomik Güven Endeksi Ocak 2026 verilerini açıkladı. Buna göre; Ekonomik güven endeksi ocak ayında aynı düzeyde kalarak 99,4 değerini aldı.

Bir önceki aya göre Ocak ayında tüketici güven endeksi yüzde 0,3 oranında artarak 83,7 değerini, reel kesim (imalat sanayi) güven endeksi yüzde 0,7 oranında azalarak 103,0 değerini, hizmet sektörü güven endeksi yüzde 1,3 oranında artarak 113,8 değerini, perakende ticaret sektörü güven endeksi yüzde 2,4 oranında azalarak 112,6 değerini, inşaat sektörü güven endeksi yüzde 1,5 oranında artarak 85,7 değerini aldı.

Ekonomik güven endeksi nedir ve neden önemlidir?

Ekonomik güven endeksi, tüketici ve üreticilerin genel ekonomik duruma ilişkin değerlendirme, beklenti ve eğilimlerini özetleyen bir bileşik endekstir. Endeks, mevsim etkilerinden arındırılmış tüketici güven endeksi, reel kesim, hizmet, perakende ticaret ve inşaat sektörleri güven endekslerinin alt endekslerinin ağırlıklandırılarak birleştirilmesinden oluşmaktadır.

Ekonomik güven endeksi hesaplamasında, her bir sektörün ağırlığı o sektörün normalleştirilmiş alt endekslerine eşit dağıtılarak uygulanmakta, güven endekslerine doğrudan uygulanmamaktadır. Bu kapsamda tüketici, reel kesim, hizmet, perakende ticaret ve inşaat sektörlerine ait toplam 20 alt endeks hesaplamada kullanılmaktadır.

Ekonomik güven endeksinin hesaplamasında kullanılan alt endeksler her ayın ilk iki haftasında derlenen veriler kullanılarak hesaplanmaktadır. Ekonomik güven endeksinin 100’den büyük olması genel ekonomik duruma ilişkin iyimserliği, 100’den küçük olması ise genel ekonomik duruma ilişkin kötümserliği göstermektedir.

Paylaşın

ABD Hegemonyası Tartışmaları Altını Neden Güçlendiriyor?

Uluslararası piyasalarda altın fiyatları tarihî zirveleri test ederken, küresel ekonomik ve siyasi dengelerdeki değişimlerin, altın fiyatlarındaki artışa nasıl yön verdiği yeniden tartışılıyor.

Haber Merkezi / 2026 yılı başında ons altın fiyatı ilk defa 5 bin dolar eşiğini aşarak yeni rekorlara koştu. Bu yükseliş, sadece klasik güvenli liman talebiyle açıklanamayacak kadar geniş bir küresel eğilimin parçası. Uluslararası yatırımcıların altına yönelmesinin arkasında birbiriyle iç içe geçmiş birkaç büyük küresel dinamik bulunuyor.

Altının geleneksel olarak yatırımcılar tarafından tercih edildiği dönemlerde ABD dolarının göreceli zayıflığı ve ABD politikasına ilişkin belirsizlikler öne çıkıyor. Uluslararası haber ajanslarının analizlerine göre, ABD Dolar Endeksi’nin küresel piyasalarda zayıflaması, değerli metallerin cazibesini artırıyor. Özellikle doların eski gücünü koruyamadığı algısı, altına olan talebi tetikliyor.

Bu durum, sadece piyasa teknikleriyle açıklanamaz; ABD’nin hâkim küresel ekonomik rolünün nasıl sürdürüleceğine dair bir süredir devam eden tartışmalar yatırımcı algısına da yansıyor. “Doların rezerv para birimi olarak çekiciliği azaldı mı?” sorusu, birçok merkez bankası ve fon yöneticisinin kafasını kurcalıyor — bu da altına yönelimi artırıyor.

Altının her güçlü yükseliş döneminde olduğu gibi, küresel siyasetteki riskler de bu yükselişe katkı sağlıyor. ABD’nin agresif dış politika hamleleri, ticaret tarifeleri ve NATO-AB ilişkilerindeki gerilimler piyasalarda belirsizliği artırıyor. Reuters’ın haberine göre, ABD ve Avrupa arasında Grönland gibi stratejik konularda yaşanan sürtüşmeler altın fiyatlarını yukarı çekti.

Benzer şekilde, yatırımcıların Washington’daki siyasi tansiyon ve olası hükümet kapanması gibi konulara odaklanması, güvenli varlıklara olan talebi güçlendiriyor. Son dönemde altın piyasalarında artan volatilitenin altında bu siyasi belirsizlik yatıyor.

BRICS ülkeleri gibi gelişmekte olan ekonomilerin dolar dışı rezerv stratejileri altın talebini destekliyor. BRICS zirvesinde “dolar dışı ödeme sistemleri” ve altına dayalı finansal araçlar üzerine yoğunlaşılması, altının finansal sisteme yeniden yerleşmesine yol açtı. Bu ülkeler dünya altın rezervlerinin büyük bir kısmını elinde tutuyor ve dolar dışı rezerv stratejilerini güçlendiriyor.

Aynı zamanda birçok merkez bankasının altın stoklarını artırması — doları çeşitlendirme stratejisinin bir parçası olarak — küresel altın talebini yükseltiyor. Bu, ABD dolarının küresel rezerv para birimi rolünün uzun vadede nasıl şekilleneceğine dair belirsizliklerin artmasıyla paralel bir trend.

Küresel yatırımcılar, ABD’nin ekonomik ve siyasi belirsizlikleri arttıkça, daha stabil ve tarihsel olarak “koruyucu” bir varlık olarak görülen altına yöneliyor. Wall Street Journal ve Washington Post gibi uluslararası yayınlar, sadece merkez bankaları değil, bireysel ve kurumsal yatırımcıların da artan risk algısı nedeniyle dolar ve tahviller yerine altın ve gümüşe yöneldiğini belirtiyor.

Bu eğilim, özellikle gelişmiş piyasalarda güvenli liman talebinin güçlenmesine işaret ediyor. Altının fiyatının rekor kırması, artık sadece spekülatif bir hareket olmayıp küresel portföy stratejilerinde kalıcı bir yer edindiğine dair sinyaller veriyor.

Altın, hegemonya algılarını yeniden şekillendiriyor

Altının rekor yükselişi, sadece ekonomik bir olgu değil — küresel ekonomik ve siyasi hegemonya tartışmalarının fiyatlara yansımasıdır. Doların gücüne dair belirsizlikler, ABD politikalarındaki volatilite, jeopolitik riskler ve merkez bankalarının rezerv stratejileri altını sadece bir değer saklama aracı olmaktan çıkarıp dünyanın yeniden fiyatlanan küresel güven göstergesi hâline getiriyor.

Bu süreçte altın, hem yatırımcıların hem de devletlerin ekonomik hegemonya algılarını yeniden şekillendiriyor.

Paylaşın

Borçla Dönen Dünya Ve Sürdürülebilirlik Yanılsaması

Borçla büyüyen bir ekonomi gerçekten büyüyor mu, yoksa sadece zaman mı satın alıyor? Eğer cevap ikincisiyse, sürdürülebilirlik söylemi bir hedef değil, rahatlatıcı bir masal olmaktan öteye geçemez.

Haber Merkezi / Küresel ekonomi bugün artık üretimle, ticaretle ya da reel büyümeyle değil; borçla ayakta duran bir finansal düzenle yönetiliyor. Devletler büyümeyi borçla finanse ediyor, şirketler borçla ayakta kalıyor, hanehalkı borçla tüketiyor. Ortaya çıkan tablo ise basit ama ürkütücü: Borç, geçici bir araç olmaktan çıkıp kalıcı bir ekonomik modele dönüşmüş durumda.

Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) ve Dünya Bankası’nın son raporları, küresel kamu borcunun önümüzdeki yıllarda dünya toplam gelirine yaklaşacağını gösteriyor. Bu rakamlar, yalnızca istatistik değil; gelecek nesillerin omuzlarına yüklenen bir faturanın ifadesi. Borçlanma bugünü kurtarıyor olabilir, ancak yarını ipotek altına alıyor.

Özellikle gelişmekte olan ülkelerde borçlanma, kalkınmanın ön koşulu gibi sunuluyor. Oysa gerçek şu: Artan faizler ve borç servis maliyetleri, bu ülkelerin eğitim, sağlık ve altyapı gibi temel alanlara ayırması gereken kaynakları eritiyor. Kalkınma için alınan borç, ironik biçimde kalkınmanın önündeki en büyük engellerden birine dönüşüyor.

Peki gelişmiş ekonomilerde durum farklı mı? Pek sayılmaz. ABD, Japonya ve Avrupa ülkeleri borçlanmayı “yönetilebilir” görürken, bu yaklaşım finans piyasalarının sürekli istikrar üreteceği varsayımına dayanıyor. Ancak tarih bize şunu defalarca gösterdi: Finansal istikrar kalıcı değil, krizler ise istisna değil kuraldır.

Borçlanma ekonomisinin en büyük açmazı, sürdürülebilirlik kavramıyla kurduğu çelişkili ilişkidir. Bugün “yeşil tahviller”, “sürdürülebilir finansman araçları” gibi kavramlar sıkça telaffuz ediliyor. Ancak bu araçlar, toplam borç yükü içinde hâlâ sınırlı bir yer tutuyor. Üstelik çevreyi ve toplumu korumayı amaçlayan projelerin bile borçla finanse edilmesi, sürdürülebilirliğin içini boşaltan bir başka paradoks yaratıyor.

Davos’ta yapılan iyimser konuşmalar, G20 zirvelerindeki iyi niyetli açıklamalar, borç krizine dair yapısal bir çözüm üretmekte yetersiz kalıyor. Çünkü sorun teknik değil, siyasal ve sistemik. Küresel ekonomi, kısa vadeli büyüme rakamlarını uzun vadeli istikrarın önüne koymaya devam ediyor.

Sorulması gereken soru şu: Borçla büyüyen bir ekonomi gerçekten büyüyor mu, yoksa sadece zaman mı satın alıyor? Eğer cevap ikincisiyse, sürdürülebilirlik söylemi bir hedef değil, rahatlatıcı bir masal olmaktan öteye geçemez.

Gerçek sürdürülebilirlik; üretime, verimliliğe, adil gelir dağılımına ve uzun vadeli mali disipline dayanan bir ekonomik anlayışı gerektirir. Aksi hâlde borç, küresel ekonominin görünmez motoru olmaya devam edecek — ta ki motor kilitlenene kadar.

Paylaşın

Hanehalkının Enflasyon Beklentisi Yüzde 52,08

Ocak ayında 12 ay sonrası yıllık enflasyon beklentileri, piyasa katılımcıları için yüzde 22,20’ye, reel sektör için yüzde 32,90’a gerilerken, hanehalkı için yüzde 52,08’e yükseldi.

Haber Merkezi / Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası (TCMB), Sektörel Enflasyon Beklentileri Ocak 2026 verilerini yayınladı.

Buna göre: Ocak ayında 12 ay sonrası yıllık enflasyon beklentileri bir önceki aya göre, piyasa katılımcıları için 1,15 puan azalarak yüzde 22,20 seviyesine, reel sektör için 1,90 puan azalarak yüzde 32,90 seviyesine gerilerken, hanehalkı için 1,18 puan artarak yüzde 52,08 seviyesine yükseldi.

Gelecek 12 aylık dönemde enflasyonun düşeceğini bekleyen hanehalkı oranı bir önceki aya göre 1,64 puan artarak yüzde 26,17 seviyesinde gerçekleşti.

Piyasa Katılımcıları Anketi, İktisadi Yönelim Anketi ve Türkiye İstatistik Kurumu iş birliğiyle yürütülen Tüketici Eğilim Anketi ile finansal ve reel sektör uzmanlarının, imalat sanayi firmalarının ve hanehalkının 12 ay sonrası yıllık tüketici enflasyonu beklentileri derlenerek Sektörel Enflasyon Beklentileri elde ediliyor.

Paylaşın

Tüketicinin Ekonomiye Güveni Arttı

Aralık ayında 83,5 olan Tüketici Güven Endeksi, Ocak ayında yüzde 0,3 oranında artarak 83,7 oldu. Tüketici güven endeksinin 100’den büyük olması tüketici güveninde iyimser durumu, 100’den küçük olması tüketici güveninde kötümser durumu göstermektedir.

Haber Merkezi / Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) Tüketici Güven Endeksi Ocak 2026 verilerini açıkladı.

Buna göre; Türkiye İstatistik Kurumu ve Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası işbirliği ile yürütülen tüketici eğilim anketi sonuçlarından hesaplanan tüketici güven endeksi, aralık ayında 83,5 iken ocak ayında yüzde 0,3 oranında artarak 83,7 oldu.

Alt endekslerden, mevcut dönemde hanenin maddi durumu yüzde 0,4 artarak 68,2, gelecek 12 aylık dönemde genel ekonomik durum beklentisi yüzde 4,3 azalarak 81,5 seviyesine yükseldi. Gelecek 12 aylık dönemde dayanıklı tüketim mallarına harcama yapma düşüncesi yüzde -0,7 azalarak 101,9, gelecek 12 aylık dönemde hanenin maddi durum beklentisi yüzde -2,3 azalarak 83,3, seviyesine geriledi.

Tüketici güven endeksi nedir ve neden önemlidir?

Tüketici güven endeksi, aylık tüketici eğilim anketi ile tüketicilerin maddi durum ve genel ekonomiye ilişkin mevcut durum değerlendirmeleri ile gelecek dönem beklentileri, harcama ve tasarruf eğilimleri ölçülmektedir.

Anket sonuçlarından hesaplanan tüketici güven endeksi 0-200 aralığında değer alabilmektedir. Tüketici güven endeksinin 100’den büyük olması tüketici güveninde iyimser durumu, 100’den küçük olması tüketici güveninde kötümser durumu göstermektedir.

Tüketici eğilimine ilişkin endekslerden, tüketimin finansmanı amacıyla borç kullanma ihtimali endeksinin artması iyimser durumu, azalması ise kötümser durumu göstermektedir.

Benzer şekilde tüketici fiyatlarının değişimine ilişkin düşünce ve beklenti endekslerinin artması tüketici fiyatlarında düşüş düşüncesini/beklentisini, azalması ise tüketici fiyatlarında artış düşüncesini/ beklentisini göstermektedir. İşsiz sayısı beklentisi endeksinin artması işsiz sayısında azalma beklendiğini, endeksin azalması ise işsiz sayısında artış beklendiğini ifade etmektedir.

Paylaşın

Karın Değil İnsanın Merkeze Alındığı Bir Ekonomi Mümkün Mü?

Modern iktisadın kutsal dogmalarından biri “ekonomik büyüme”dir. Gayrisafi yurtiçi hasıla (GSYH) artmıyorsa ekonomi “hasta”, büyüyorsa “sağlıklı” kabul edilir.

Haber Merkezi / Siyasetçiler başarılarını büyüme rakamlarıyla ölçer, ana akım iktisatçılar refahı bu göstergelere indirger. Oysa temel soru nadiren sorulur: Sonsuz büyüme mümkün müdür ve mümkün değilse, ekonomi başka bir şekilde gelişebilir mi?

Marksist perspektiften bakıldığında bu sorunun yanıtı nettir: Kapitalist sistem büyüme olmadan var olamaz; ancak bu büyüme ne insanlığın ne de doğanın çıkarına hizmet eder.

Karl Marx’a göre kapitalizmin ayırt edici özelliği, sermayenin değerlenme zorunluluğudur. Sermaye, kendini büyütmek zorundadır; durduğu anda sermaye olmaktan çıkar. Bu nedenle kapitalist üretim “ihtiyaçlar için üretim” değil, kar için üretimdir. Büyüme bir tercih değil, sistemin içsel yasasıdır.

Bir kapitalist üretimi genişletmezse, rakipleri tarafından piyasadan silinir. Bu da büyümeyi bireysel bir açgözlülük meselesi olmaktan çıkarır; yapısal bir zorunluluk haline getirir. Tam da bu nedenle kapitalizm, sürekli daha fazla üretim, daha fazla tüketim ve daha fazla kaynak kullanımı talep eder.

Ancak gezegen sonsuz değildir. Marx’ın “metabolik yarılma” kavramıyla işaret ettiği gibi, kapitalist üretim doğa ile insan arasındaki maddi dengeyi bozar. Toprak, su, hava ve enerji kaynakları piyasanın hammaddesine indirgenir. Bugün iklim krizi, biyolojik çeşitliliğin yok oluşu ve çevresel felaketler bu yarılmanın somut sonuçlarıdır.

Ana akım iktisat, teknolojik ilerleme sayesinde “yeşil büyüme”nin mümkün olduğunu iddia eder. Marksist eleştiri ise bunun bir yanılsama olduğunu söyler. Verimlilik artışları çoğu zaman daha fazla tüketimi teşvik eder; yani sorun çözülmez, yalnızca ertelenir. Kapitalizmde çevre koruma, karlılıkla çeliştiği noktada daima ikinci plana itilir.

Büyüme var, refah yok

Bir diğer temel mesele şudur: Büyüme kimin için? Marx’ın artı-değer teorisi, kapitalist büyümenin işçi sınıfının sömürüsüne dayandığını ortaya koyar. GSYH artarken ücretlerin yerinde sayması, güvencesiz çalışmanın yaygınlaşması ve gelir eşitsizliğinin derinleşmesi tesadüf değildir.

Bugün birçok ülkede ekonomi büyürken yoksulluk da artmaktadır. Bu, büyümenin “toplumsal refah” ile eş anlamlı olmadığını açıkça gösterir. Kapitalizmde büyüme, sermayenin büyümesidir; toplumun değil.

Marksist yanıt burada radikaldir: Evet, ama kapitalizm içinde değil. Ekonomik gelişme; sağlık, eğitim, barınma, kültür ve boş zaman gibi alanlarda toplumsal ilerleme anlamına geliyorsa, bunun yolu sürekli büyümeden geçmez. Aksine, üretimin toplumsal ihtiyaçlara göre planlanması gerekir.

Sosyalist bir perspektifte mesele “ne kadar üretiyoruz” değil, “neden ve kimin için üretiyoruz” sorusudur. Toplumun gerçek ihtiyaçları belirlendiğinde, aşırı ve anlamsız üretim ortadan kalkabilir. Silah sanayi, plansız inşaat, israf ekonomisi ve reklamla körüklenen yapay tüketim, büyüme zorunluluğu olmadan anlamsızlaşır.

Marx’ın öngördüğü gibi, üretici güçlerin gelişimi insanlığı daha uzun çalışma saatlerine değil, daha fazla özgür zamana taşımalıdır. Oysa kapitalizmde verimlilik artışı işçilerin lehine değil, sermayenin kar hanesine yazılır.

Büyüme takıntısından kurtulmuş bir ekonomi, çalışma sürelerini kısaltabilir, işsizliği azaltabilir ve yaşam kalitesini yükseltebilir. Bu, “geri kalmak” değil; tam tersine, insani bir ilerlemedir.

“Sonsuz büyüme olmadan ekonomi gelişebilir mi?” sorusu aslında kapitalizmin sınırları içinde sorulduğu sürece eksiktir. Asıl soru şudur: Karın değil insanın merkeze alındığı bir ekonomi mümkün mü?

Büyüme bir amaç değil, kapitalizmin zorunlu bir yan ürünüdür. İnsanlığın karşı karşıya olduğu ekolojik ve toplumsal krizler, bu zorunluluğun artık sürdürülemez olduğunu göstermektedir. Gerçek gelişme, büyüme rakamlarında değil; eşitlikte, dayanışmada ve doğayla uyumlu bir yaşamda ölçülmelidir.

Paylaşın