Antik Mezopotamya’nın Kadınları: Tarihin Sessiz Kurucuları

Antik Mezopotamya’da kadınlar, tamamen pasif bir konumda değil; üretimden dine, hukuktan yönetime kadar geniş bir alanda etkin roller üstleniyordu. Ancak bu roller, çoğunlukla ataerkil sistemin çizdiği sınırlar içinde şekilleniyordu.

Haber Merkezi / İnsanlık tarihinin en eski uygarlıklarına ev sahipliği yapan Mezopotamya, kadınların hem üretim hem de toplumsal yaşamda önemli roller üstlendiği karmaşık bir sosyal yapı sunuyordu. Sümer’den Babil ve Asur toplumlarına uzanan yaklaşık üç bin yıllık süreçte kadınlar, ataerkil sınırlamalara rağmen ekonomik, dini ve hukuki alanlarda aktif roller üstlendi.

Uluslararası arkeolojik ve tarihsel araştırmalara göre Mezopotamya’da kadınlar, özellikle tekstil üretimi, gıda işleme ve ticari üretim alanlarında kritik bir iş gücüydü. Tapınak ve saray merkezli atölyelerde çalışan kadınlar, dönemin en büyük ekonomik sektörlerinden biri olan dokumacılığın bel kemiğini oluşturuyordu.

Bira üretimi, öğütme ve fırıncılık gibi temel gıda üretim süreçleri de büyük ölçüde kadınların sorumluluğundaydı. Tarihsel anlatılarda adı geçen Ninkasi figürü, bu üretim kültürünün sembolik temsilcisi olarak kabul ediliyor.

Kadınların statüsü, dönemin hukuk sistemlerinde açık biçimde tanımlanmıştı. Ur-Nammu Kanunları ve daha sonra Hammurabi Kanunları gibi metinler, kadınların mülkiyet hakkı, boşanma ve miras konularında belirli haklara sahip olduğunu gösteriyor.

Ancak bu haklar sınıfsal farklılıklarla sınırlıydı. Özgür kadınlar bazı yasal korumalardan yararlanırken, köle kadınlar çok daha ağır koşullara tabiydi. Bazı dönemlerde evli kadınlara kamusal alanda örtünme zorunluluğu getirilmiş, buna uymayanlara ağır cezalar uygulanmıştı.

Kadınların günlük yaşamı çoğunlukla ev yönetimi ile ekonomik sorumlulukların birleşiminden oluşuyordu. Erkeklerin ticaret veya savaş nedeniyle uzun süre evden uzak olduğu durumlarda, kadınlar aile ekonomisini tek başına yönetiyordu. Aynı zamanda bazı kadınlar mülk sahibi olabiliyor, ticaret yapabiliyor ve mahkemelerde tanıklık edebiliyordu.

Bununla birlikte borç karşılığı köleleştirme gibi uygulamalar, kadınların ekonomik kırılganlığını artıran unsurlar arasında yer alıyordu.

Mezopotamya’da kadınlar yalnızca ekonomik değil, dini alanda da güçlü konumlara sahipti. Aşk, savaş ve bereket tanrıçası İnanna (Akkad ve Babil geleneğinde İştar olarak bilinir), kadınların mitolojik ve kültürel temsillerinde merkezi bir rol oynuyordu.

Tapınaklarda görev yapan başrahibeler, özellikle kraliyet ailelerinden gelen kadınlar, ciddi siyasi ve ekonomik güce sahipti. Tarihin bilinen ilk yazarlarından biri kabul edilen Enheduanna, hem dini liderliği hem de edebi üretimiyle bu gücün en önemli örneklerinden biri olarak öne çıkıyor.

Güç ve Sınırlılığın Birlikteliği

Uzmanlara göre Antik Mezopotamya’da kadınlar, tamamen pasif bir konumda değil; üretimden dine, hukuktan yönetime kadar geniş bir alanda etkin roller üstleniyordu. Ancak bu roller, çoğunlukla ataerkil sistemin çizdiği sınırlar içinde şekilleniyordu.

Modern tarih araştırmaları, Mezopotamya kadınlarının hem ekonomik üretimin taşıyıcı gücü hem de dini ve kültürel yaşamın önemli aktörleri olduğunu ortaya koyuyor. Buna karşın sosyal statü, özgürlük ve haklar açısından keskin eşitsizliklerin de bu kadim uygarlıkların ayrılmaz bir parçası olduğu görülüyor.

Paylaşın

Ev İçi Şiddet Başvurularında Dikkat Çeken Tablo

Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu’nun (TKDF) “Ev İçi Acil Yardım Hattı Mart 2026 Veri ve Analiz Raporu”, Türkiye’de ev içi şiddetin güncel görünümüne ilişkin çarpıcı veriler ortaya koydu.

1–31 Mart tarihleri arasında hatta yapılan başvurular, şiddetin büyük ölçüde kadınların en yakın çevresinden kaynaklandığını gösterdi.

Rapora göre, Mart ayı boyunca Ev İçi Şiddet Acil Yardım Hattı’na toplam 247 çağrı yapıldı. Bu başvuruların 62’si yeni vaka olarak kayda geçti. Yeni vakalar arasında 38’i ev içi şiddet, 27’si evli olduğu erkek tarafından şiddet, 11’i sığınma evi talebi ve 1’i acil müdahale gerektiren vaka olarak sınıflandırıldı.

Veriler, şiddete maruz bırakılanların büyük çoğunluğunu kadınların oluşturduğunu ortaya koydu. Başvuruların yüzde 96,2’si kadınlardan gelirken, kız çocuklarının oranı yüzde 3,8 olarak kaydedildi.

Şiddet türleri incelendiğinde ise psikolojik şiddet yüzde 44 ile ilk sırada yer aldı. Bunu yüzde 42,8 ile fiziksel şiddet izledi. Ekonomik ve cinsel şiddet vakaları yüzde 4,7, sosyal şiddet ise yüzde 3,5 oranında gerçekleşti.

Şiddet uygulayanlara ilişkin dağılımda ise en yüksek oran yüzde 43,2 ile evli olunan erkeklerde görüldü. Eski eşler yüzde 13,6, aile bireyleri yüzde 11,4 ve eski erkek arkadaşlar yüzde 6,8 ile diğer failler arasında yer aldı. Veriler, şiddetin büyük ölçüde kadınların en yakın çevresinden geldiğini bir kez daha ortaya koydu.

Çağrıların illere göre dağılımında İstanbul 34 başvuruyla ilk sırada yer aldı. İstanbul’u 9 başvuruyla Ankara, 6 başvuruyla Ordu izledi. Toplamda 22 ilden çağrı alınırken, İstanbul’da en fazla başvurunun Sultangazi, Zeytinburnu ve Küçükçekmece ilçelerinden yapıldığı bildirildi.

Öte yandan TKDF’nin verilerine göre, Ev İçi Şiddet Acil Yardım Hattı’na 15 Ekim 2007’den 1 Nisan 2026’ya kadar toplam 101 bin 576 başvuru yapıldı. Bu çağrıların yalnızca Türkiye’den değil, 33 farklı ülkeden ulaştığı da açıklandı.

Paylaşın

Bir Ayda 23 Kadın Öldürüldü

Kadına yönelik şiddet ve kadın cinayetlerine karşı mücadele eden Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu, kadın cinayetlerinin boyutunu ortaya koyan verileri paylaşmaya devam ediyor.

Haber Merkezi / Kadın cinayetlerini durdurma mücadelesinin yaklaşık 16 yıldır sürdüğünü belirten platform temsilcileri, kadın cinayetlerine ilişkin verileri 2010 yılından bu yana düzenli olarak yayımladıklarını ifade ediyor.

Platform yetkilileri, kadın cinayetleri konusunda devlet kurumlarının sistematik ve düzenli veri paylaşımı yapmadığına dikkat çekerek, kadın cinayetlerinin ve şüpheli kadın ölümlerinin görünür kılınmasının yanı sıra bu suçları önleyecek somut politikaların hayata geçirilmesinin devletin sorumluluğu olduğunu vurguluyor. Açıklamada, ilgili tüm bakanlıkların ve kurumların etkin biçimde harekete geçirilmesi için mücadelenin sürdürüleceği belirtildi.

Bir Ayda 23 Kadın Cinayeti

Yayımlanan rapora göre söz konusu ayda 23 kadın cinayeti işlendi, 29 kadın ise şüpheli şekilde hayatını kaybetti. Öldürülen kadınların ölüm nedenlerine bakıldığında 6 kadının kendi hayatına dair karar almak istemesi nedeniyle, 2 kadının ekonomik gerekçelerle, 1 kadının ise farklı bahanelerle öldürüldüğü belirlendi.

Ancak 14 kadının hangi gerekçeyle öldürüldüğünün tespit edilememesi dikkat çekti. Uzmanlara göre bu durum, kadına yönelik şiddetin ve kadın cinayetlerinin yeterince aydınlatılamamasının ve görünmez kalmasının önemli bir göstergesi olarak değerlendiriliyor.

Cinayetlerin Çoğu Yakın İlişkiler İçinde

Rapor, kadınların çoğunlukla en yakınlarındaki erkekler tarafından öldürüldüğünü de ortaya koydu. Şubat ayında hayatını kaybeden 23 kadından 10’u evli olduğu erkek, 4’ü birlikte olduğu erkek, 3’ü daha önce evli olduğu erkek tarafından öldürüldü.

Bunun yanı sıra 1 kadın tanıdığı bir kişi, 1 kadın oğlu, 1 kadın kardeşi ve 1 kadın babası tarafından öldürüldü. 2 kadının ise öldüren kişiyle yakınlığı tespit edilemedi. Verilere göre bu ay öldürülen kadınların yaklaşık yüzde kırk üçü evli olduğu erkek tarafından öldürüldü.

Kadın cinayetlerinin en sık gerçekleştiği yer de yine kadınların yaşam alanları oldu. Verilere göre öldürülen 23 kadından 15’i evinde, 4’ü sokakta, 2’si araç içinde, 1’i ise farklı kamusal alanlarda hayatını kaybetti. Bir kadının öldürüldüğü yer ise belirlenemedi.

Buna göre kadınların yaklaşık yüzde altmış beşi kendi evlerinde öldürüldü.

Cinayetlerde kullanılan yöntemlere bakıldığında ise ateşli silahların öne çıktığı görüldü. Rapora göre öldürülen kadınların 14’ü ateşli silahlarla, 6’sı kesici aletlerle, 2’si boğularak, 1’i ise darp edilerek hayatını kaybetti.

Bu veriler, kadın cinayetlerinin yaklaşık yüzde altmış birinde ateşli silahların kullanıldığını ortaya koyuyor.

Kadın hakları savunucuları, kadın cinayetlerinin önlenebilmesi için şiddet vakalarının etkin biçimde soruşturulması, faillerin caydırıcı cezalar alması ve önleyici koruma mekanizmalarının güçlü şekilde uygulanması gerektiğini vurguluyor. Uzmanlara göre, kadınların yaşam hakkını koruyacak politikaların hayata geçirilmesi, sorunun çözümünde kritik önem taşıyor.

Paylaşın

Türkiye’de Her Yüz Kadından 13’ü Fiziksel Şiddet Görüyor

TÜİK’in İstatistiklerle Kadın 2025 Araştırması, Türkiye’de yaşayan kadınların yüzde 13’ünün hayatlarının bir döneminde, bir erkeğin fiziksel şiddetine uğradığını ortaya koydu.

Haber Merkezi / Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Türkiye Kadına Yönelik Şiddet Araştırması 2025 verilerini açıkladı.

Araştırma, Türkiye’de kadın ve erkeklerin demografik, eğitim ve çalışma hayatına ilişkin göstergeleri, toplumdaki dönüşümü ve devam eden eşitsizlikleri birlikte ortaya koyuyor. Resmî istatistikler, nüfus yapısından eğitime, iş gücüne katılımdan siyasete kadar birçok alanda önemli değişimlerin yaşandığını gösteriyor.

Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi sonuçlarına göre 31 Aralık 2025 itibarıyla Türkiye’de kadın nüfus 43 milyon 32 bin 734 kişi, erkek nüfus ise 43 milyon 59 bin 434 kişi oldu. Buna göre toplam nüfusun yüzde kırk doksan sekizini kadınlar, yüzde elli sıfır ikisini erkekler oluşturdu.

Genel nüfusta cinsiyetler arasında denge bulunmasına karşın, yaş ilerledikçe bu tablo değişiyor. Kadınların daha uzun yaşaması nedeniyle 60 yaş ve üzerindeki gruplarda kadınların oranı artıyor. Kadın nüfus oranı 60-74 yaş grubunda yüzde elli bir virgül dokuz olurken, 90 yaş ve üzeri grupta yüzde altmış dokuz virgül yediye kadar yükseliyor.

Hayat tablolarına göre Türkiye’de doğuşta beklenen yaşam süresi 2022-2024 döneminde ortalama 78,1 yıl olarak hesaplandı. Bu süre kadınlarda 80,7 yıl, erkeklerde ise 75,5 yıl oldu. Böylece kadınların erkeklerden ortalama 5,2 yıl daha uzun yaşadığı görüldü.

Ancak sağlıklı yaşam süresi açısından tablo farklı. Günlük yaşamı sınırlayan sağlık sorunları olmadan yaşanması beklenen süre Türkiye genelinde 57,6 yıl olarak ölçüldü. Bu süre kadınlarda 56,3 yıl, erkeklerde ise 58,9 yıl oldu. Buna göre erkeklerin sağlıklı yaşam süresi kadınlardan 2,6 yıl daha uzun.

Ulusal Eğitim İstatistikleri verilerine göre Türkiye’de 25 yaş ve üzeri nüfusun ortalama eğitim süresi son yıllarda önemli ölçüde arttı. 2011 yılında ortalama eğitim süresi Türkiye genelinde 7,3 yıl iken, 2024 yılında 9,5 yıla yükseldi. Aynı dönemde kadınların ortalama eğitim süresi 6,4 yıldan 8,8 yıla, erkeklerin ortalama eğitim süresi ise 8,3 yıldan 10,2 yıla çıktı.

En az bir eğitim düzeyini tamamlayan 25 yaş ve üzeri nüfusun oranı da önemli ölçüde yükseldi. Bu oran 2008 yılında yüzde yetmiş beş virgül bir iken 2024 yılında yüzde doksan iki virgül altıya ulaştı. Kadınlarda bu oran yüzde altmış yedi virgül beşten yüzde seksen sekiz virgül üçe yükselirken, erkeklerde yüzde seksen iki virgül sekizden yüzde doksan yediye çıktı.

Yükseköğretim mezunu oranı da hızlı artış gösterdi. 2008 yılında yüzde dokuz virgül bir olan yükseköğretim mezunu oranı 2024 yılında yüzde yirmi beş virgül ikiye ulaştı. Kadınlarda yükseköğretim mezunu oranı yüzde yedi virgül birden yüzde yirmi üç virgül altıya çıkarken, erkeklerde yüzde on bir virgül ikiden yüzde yirmi altı virgül sekize yükseldi.

Araştırmalar, ebeveynlerin eğitim seviyesinin çocukların eğitimini doğrudan etkilediğini de gösteriyor. Annesi yükseköğretim mezunu olan 25 yaş ve üzeri bireylerin yüzde seksen dört virgül dördünün kendilerinin de yükseköğretim mezunu olduğu görülüyor.

Hanehalkı İşgücü Araştırması verilerine göre 2024 yılında 15 yaş ve üzeri nüfusun işgücüne katılma oranı yüzde elli dört virgül iki olarak ölçüldü. Bu oran kadınlarda yüzde otuz altı virgül sekiz, erkeklerde ise yüzde yetmiş iki oldu.

Kadınların işgücüne katılımı eğitim seviyesi yükseldikçe artıyor. Okuryazar olmayan kadınlarda işgücüne katılım oranı yüzde on dört virgül altı iken, lise mezunlarında yüzde otuz sekiz virgül beşe, yükseköğretim mezunlarında ise yüzde altmış sekiz virgül yediye kadar çıkıyor.

İstihdam oranı ise Türkiye genelinde yüzde kırk dokuz virgül beş olarak hesaplandı. Kadınların istihdam oranı yüzde otuz iki virgül beş, erkeklerin ise yüzde altmış altı virgül dokuz oldu.

Bölgesel dağılıma bakıldığında en yüksek istihdam oranı yüzde elli dört virgül yedi ile Antalya, Isparta ve Burdur’un bulunduğu TR61 bölgesinde görülürken, en düşük oran yüzde otuz dokuz virgül beş ile Mardin, Batman, Şırnak ve Siirt’i kapsayan TRC3 ile Van, Muş, Bitlis ve Hakkari’yi kapsayan TRB2 bölgelerinde kaydedildi.

Kadın istihdamının en yüksek olduğu bölge yine TR61 olurken, en düşük oran yüzde yirmi virgül dokuz ile TRB2 bölgesinde gerçekleşti.

Hanede üç yaşın altında çocuğu bulunan 25-49 yaş grubunda istihdam oranı 2024 yılında yüzde altmış oldu. Ancak cinsiyetlere göre fark oldukça belirgin. Aynı grupta istihdam oranı kadınlarda yüzde yirmi altı virgül dokuz iken erkeklerde yüzde doksan virgül dokuz olarak ölçüldü.

Kadınların karar alma mekanizmalarındaki temsili de son yıllarda artış gösterdi. Dışişleri Bakanlığı verilerine göre kadın büyükelçi oranı 2011 yılında yüzde on bir virgül dokuz iken 2025 yılında yüzde yirmi sekiz virgül dörde yükseldi.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde ise 2025 yılı sonunda 592 milletvekilinin 118’i kadın oldu. Böylece kadın milletvekili oranı yüzde on dokuz virgül dokuza ulaştı. Bu oran 2007 yılında yüzde dokuz virgül bir düzeyindeydi.

Yükseköğretimde görev yapan kadın akademisyenlerin oranı da artıyor. Kadın profesörlerin oranı 2010-2011 öğretim yılında yüzde yirmi yedi virgül altı iken 2024-2025 döneminde yüzde otuz dört virgül dokuza çıktı. Kadın doçent oranı ise aynı dönemde yüzde otuz iki virgül ikiden yüzde kırk üç virgül üçe yükseldi.

Üst ve orta düzey yönetici pozisyonlarında kadın oranı 2012 yılında yüzde on dört virgül dört iken 2024 yılında yüzde yirmi bir virgül beşe ulaştı. Borsa İstanbul’da işlem gören en büyük elli şirketin yönetim kurullarında kadın üyelerin oranı ise 2016 yılında yüzde on iki virgül ikiden 2025 yılında yüzde on sekiz virgül üçe çıktı.

Araştırma-Geliştirme faaliyetlerine katılan kadınların sayısı da yükselişte. 2024 yılında tam zaman eşdeğeri hesaplamaya göre 106 bin 74 kadın Ar-Ge personeli görev yaptı. Bu sayı toplam Ar-Ge personelinin yüzde otuz dört virgül ikisini oluşturdu.

Kadın Ar-Ge personel oranı yükseköğretimde yüzde kırk yedi virgül dokuz, kamu sektöründe yüzde otuz virgül altı, özel sektörde ise yüzde yirmi sekiz virgül iki olarak hesaplandı.

Evlenme istatistiklerine göre 2025 yılında kadınların ortalama ilk evlenme yaşı 26, erkeklerin ise 28,5 oldu. En yüksek ortalama evlenme yaşı kadınlarda 29,6 ve erkeklerde 32,4 ile Tunceli’de görülürken, en düşük yaş kadınlarda 23,7 ile Kilis’te, erkeklerde 26,4 ile Şanlıurfa’da kaydedildi.

2025 yılında kesinleşen boşanma davalarında çocukların velayeti çoğunlukla anneye verildi. Çocukların yüzde yetmiş dört virgül altısının velayeti anneye, yüzde yirmi beş virgül dördünün velayeti ise babaya bırakıldı.

İnternet kullanan bireyler arasında üretken yapay zeka kullandığını belirtenlerin oranı 2025 yılında yüzde on dokuz virgül iki oldu. Bu oran kadınlarda yüzde on sekiz virgül sekiz, erkeklerde yüzde on dokuz virgül dört olarak ölçüldü.

En yüksek kullanım oranı yüzde otuz dokuz virgül dört ile 16-24 yaş grubunda görüldü. Bu yaş grubunda yapay zeka kullanan kadınların oranı yüzde kırk virgül beş, erkeklerin oranı ise yüzde otuz sekiz virgül üç oldu.

Yoksulluk Riski Kadınlarda Daha Yüksek

Yoksulluk ve sosyal dışlanma riski altında bulunanların oranı 2025 yılında toplam nüfusun yüzde yirmi yedi virgül dokuzunu oluşturdu. Bu oran kadınlarda yüzde otuz virgül bir, erkeklerde ise yüzde yirmi beş virgül altı olarak hesaplandı.

Kadına yönelik şiddet araştırmasına göre kadınların en fazla maruz kaldığı şiddet türü psikolojik şiddet oldu. Yaşamının herhangi bir döneminde psikolojik şiddete maruz kalan kadınların oranı yüzde yirmi sekiz virgül iki olarak belirlendi. Ekonomik şiddet oranı yüzde on sekiz virgül üç, fiziksel şiddet yüzde on iki virgül sekiz, ısrarlı takip yüzde on virgül dokuz, dijital şiddet yüzde sekiz virgül üç ve cinsel şiddet yüzde beş virgül dört olarak kaydedildi.

Araştırma, şiddetin çoğunlukla kadınların yakın çevresinden geldiğini de ortaya koydu. Kadınların yüzde otuz dokuz virgül beşi en fazla eşleri, eski eşleri ya da birlikte oldukları kişiler tarafından şiddete maruz kaldıklarını belirtti.

Türkiye’de eğitim, temsil ve kamusal hayata katılım alanlarında ilerleme görülse de özellikle istihdam ve toplumsal eşitsizlikler konusunda kadınların hâlâ önemli sorunlarla karşı karşıya olduğu görülüyor. İstatistikler, kadınların toplumsal yaşamda daha güçlü yer alabilmesi için politikaların ve sosyal destek mekanizmalarının önemini ortaya koyuyor.

Paylaşın

Türkiye’de Kadınların İşgücüne Katılımı Erkeklerin Yarısından Daha Az

Hanehalkı İşgücü Araştırması verilerine göre; 2024 yılında 15 yaş ve üzeri nüfusun işgücüne katılma oranı yüzde elli dört virgül iki olarak ölçüldü. Bu oran kadınlarda yüzde otuz altı virgül sekiz, erkeklerde ise yüzde yetmiş iki oldu.

Haber Merkezi / Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), Türkiye Kadına Yönelik Şiddet Araştırması 2025 verilerini açıkladı.

Araştırma, Türkiye’de kadın ve erkeklerin demografik, eğitim ve çalışma hayatına ilişkin göstergeleri, toplumdaki dönüşümü ve devam eden eşitsizlikleri birlikte ortaya koyuyor. Resmî istatistikler, nüfus yapısından eğitime, iş gücüne katılımdan siyasete kadar birçok alanda önemli değişimlerin yaşandığını gösteriyor.

Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi sonuçlarına göre 31 Aralık 2025 itibarıyla Türkiye’de kadın nüfus 43 milyon 32 bin 734 kişi, erkek nüfus ise 43 milyon 59 bin 434 kişi oldu. Buna göre toplam nüfusun yüzde kırk doksan sekizini kadınlar, yüzde elli sıfır ikisini erkekler oluşturdu.

Genel nüfusta cinsiyetler arasında denge bulunmasına karşın, yaş ilerledikçe bu tablo değişiyor. Kadınların daha uzun yaşaması nedeniyle 60 yaş ve üzerindeki gruplarda kadınların oranı artıyor. Kadın nüfus oranı 60-74 yaş grubunda yüzde elli bir virgül dokuz olurken, 90 yaş ve üzeri grupta yüzde altmış dokuz virgül yediye kadar yükseliyor.

Hayat tablolarına göre Türkiye’de doğuşta beklenen yaşam süresi 2022-2024 döneminde ortalama 78,1 yıl olarak hesaplandı. Bu süre kadınlarda 80,7 yıl, erkeklerde ise 75,5 yıl oldu. Böylece kadınların erkeklerden ortalama 5,2 yıl daha uzun yaşadığı görüldü.

Ancak sağlıklı yaşam süresi açısından tablo farklı. Günlük yaşamı sınırlayan sağlık sorunları olmadan yaşanması beklenen süre Türkiye genelinde 57,6 yıl olarak ölçüldü. Bu süre kadınlarda 56,3 yıl, erkeklerde ise 58,9 yıl oldu. Buna göre erkeklerin sağlıklı yaşam süresi kadınlardan 2,6 yıl daha uzun.

Ulusal Eğitim İstatistikleri verilerine göre Türkiye’de 25 yaş ve üzeri nüfusun ortalama eğitim süresi son yıllarda önemli ölçüde arttı. 2011 yılında ortalama eğitim süresi Türkiye genelinde 7,3 yıl iken, 2024 yılında 9,5 yıla yükseldi. Aynı dönemde kadınların ortalama eğitim süresi 6,4 yıldan 8,8 yıla, erkeklerin ortalama eğitim süresi ise 8,3 yıldan 10,2 yıla çıktı.

En az bir eğitim düzeyini tamamlayan 25 yaş ve üzeri nüfusun oranı da önemli ölçüde yükseldi. Bu oran 2008 yılında yüzde yetmiş beş virgül bir iken 2024 yılında yüzde doksan iki virgül altıya ulaştı. Kadınlarda bu oran yüzde altmış yedi virgül beşten yüzde seksen sekiz virgül üçe yükselirken, erkeklerde yüzde seksen iki virgül sekizden yüzde doksan yediye çıktı.

Yükseköğretim mezunu oranı da hızlı artış gösterdi. 2008 yılında yüzde dokuz virgül bir olan yükseköğretim mezunu oranı 2024 yılında yüzde yirmi beş virgül ikiye ulaştı. Kadınlarda yükseköğretim mezunu oranı yüzde yedi virgül birden yüzde yirmi üç virgül altıya çıkarken, erkeklerde yüzde on bir virgül ikiden yüzde yirmi altı virgül sekize yükseldi.

Araştırmalar, ebeveynlerin eğitim seviyesinin çocukların eğitimini doğrudan etkilediğini de gösteriyor. Annesi yükseköğretim mezunu olan 25 yaş ve üzeri bireylerin yüzde seksen dört virgül dördünün kendilerinin de yükseköğretim mezunu olduğu görülüyor.

Hanehalkı İşgücü Araştırması verilerine göre 2024 yılında 15 yaş ve üzeri nüfusun işgücüne katılma oranı yüzde elli dört virgül iki olarak ölçüldü. Bu oran kadınlarda yüzde otuz altı virgül sekiz, erkeklerde ise yüzde yetmiş iki oldu.

Kadınların işgücüne katılımı eğitim seviyesi yükseldikçe artıyor. Okuryazar olmayan kadınlarda işgücüne katılım oranı yüzde on dört virgül altı iken, lise mezunlarında yüzde otuz sekiz virgül beşe, yükseköğretim mezunlarında ise yüzde altmış sekiz virgül yediye kadar çıkıyor.

İstihdam oranı ise Türkiye genelinde yüzde kırk dokuz virgül beş olarak hesaplandı. Kadınların istihdam oranı yüzde otuz iki virgül beş, erkeklerin ise yüzde altmış altı virgül dokuz oldu.

Bölgesel dağılıma bakıldığında en yüksek istihdam oranı yüzde elli dört virgül yedi ile Antalya, Isparta ve Burdur’un bulunduğu TR61 bölgesinde görülürken, en düşük oran yüzde otuz dokuz virgül beş ile Mardin, Batman, Şırnak ve Siirt’i kapsayan TRC3 ile Van, Muş, Bitlis ve Hakkari’yi kapsayan TRB2 bölgelerinde kaydedildi.

Kadın istihdamının en yüksek olduğu bölge yine TR61 olurken, en düşük oran yüzde yirmi virgül dokuz ile TRB2 bölgesinde gerçekleşti.

Hanede üç yaşın altında çocuğu bulunan 25-49 yaş grubunda istihdam oranı 2024 yılında yüzde altmış oldu. Ancak cinsiyetlere göre fark oldukça belirgin. Aynı grupta istihdam oranı kadınlarda yüzde yirmi altı virgül dokuz iken erkeklerde yüzde doksan virgül dokuz olarak ölçüldü.

Kadınların karar alma mekanizmalarındaki temsili de son yıllarda artış gösterdi. Dışişleri Bakanlığı verilerine göre kadın büyükelçi oranı 2011 yılında yüzde on bir virgül dokuz iken 2025 yılında yüzde yirmi sekiz virgül dörde yükseldi.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde ise 2025 yılı sonunda 592 milletvekilinin 118’i kadın oldu. Böylece kadın milletvekili oranı yüzde on dokuz virgül dokuza ulaştı. Bu oran 2007 yılında yüzde dokuz virgül bir düzeyindeydi.

Yükseköğretimde görev yapan kadın akademisyenlerin oranı da artıyor. Kadın profesörlerin oranı 2010-2011 öğretim yılında yüzde yirmi yedi virgül altı iken 2024-2025 döneminde yüzde otuz dört virgül dokuza çıktı. Kadın doçent oranı ise aynı dönemde yüzde otuz iki virgül ikiden yüzde kırk üç virgül üçe yükseldi.

Üst ve orta düzey yönetici pozisyonlarında kadın oranı 2012 yılında yüzde on dört virgül dört iken 2024 yılında yüzde yirmi bir virgül beşe ulaştı. Borsa İstanbul’da işlem gören en büyük elli şirketin yönetim kurullarında kadın üyelerin oranı ise 2016 yılında yüzde on iki virgül ikiden 2025 yılında yüzde on sekiz virgül üçe çıktı.

Araştırma-Geliştirme faaliyetlerine katılan kadınların sayısı da yükselişte. 2024 yılında tam zaman eşdeğeri hesaplamaya göre 106 bin 74 kadın Ar-Ge personeli görev yaptı. Bu sayı toplam Ar-Ge personelinin yüzde otuz dört virgül ikisini oluşturdu.

Kadın Ar-Ge personel oranı yükseköğretimde yüzde kırk yedi virgül dokuz, kamu sektöründe yüzde otuz virgül altı, özel sektörde ise yüzde yirmi sekiz virgül iki olarak hesaplandı.

Evlenme istatistiklerine göre 2025 yılında kadınların ortalama ilk evlenme yaşı 26, erkeklerin ise 28,5 oldu. En yüksek ortalama evlenme yaşı kadınlarda 29,6 ve erkeklerde 32,4 ile Tunceli’de görülürken, en düşük yaş kadınlarda 23,7 ile Kilis’te, erkeklerde 26,4 ile Şanlıurfa’da kaydedildi.

2025 yılında kesinleşen boşanma davalarında çocukların velayeti çoğunlukla anneye verildi. Çocukların yüzde yetmiş dört virgül altısının velayeti anneye, yüzde yirmi beş virgül dördünün velayeti ise babaya bırakıldı.

İnternet kullanan bireyler arasında üretken yapay zeka kullandığını belirtenlerin oranı 2025 yılında yüzde on dokuz virgül iki oldu. Bu oran kadınlarda yüzde on sekiz virgül sekiz, erkeklerde yüzde on dokuz virgül dört olarak ölçüldü.

En yüksek kullanım oranı yüzde otuz dokuz virgül dört ile 16-24 yaş grubunda görüldü. Bu yaş grubunda yapay zeka kullanan kadınların oranı yüzde kırk virgül beş, erkeklerin oranı ise yüzde otuz sekiz virgül üç oldu.

Yoksulluk Riski Kadınlarda Daha Yüksek

Yoksulluk ve sosyal dışlanma riski altında bulunanların oranı 2025 yılında toplam nüfusun yüzde yirmi yedi virgül dokuzunu oluşturdu. Bu oran kadınlarda yüzde otuz virgül bir, erkeklerde ise yüzde yirmi beş virgül altı olarak hesaplandı.

Kadına yönelik şiddet araştırmasına göre kadınların en fazla maruz kaldığı şiddet türü psikolojik şiddet oldu. Yaşamının herhangi bir döneminde psikolojik şiddete maruz kalan kadınların oranı yüzde yirmi sekiz virgül iki olarak belirlendi. Ekonomik şiddet oranı yüzde on sekiz virgül üç, fiziksel şiddet yüzde on iki virgül sekiz, ısrarlı takip yüzde on virgül dokuz, dijital şiddet yüzde sekiz virgül üç ve cinsel şiddet yüzde beş virgül dört olarak kaydedildi.

Araştırma, şiddetin çoğunlukla kadınların yakın çevresinden geldiğini de ortaya koydu. Kadınların yüzde otuz dokuz virgül beşi en fazla eşleri, eski eşleri ya da birlikte oldukları kişiler tarafından şiddete maruz kaldıklarını belirtti.

Türkiye’de eğitim, temsil ve kamusal hayata katılım alanlarında ilerleme görülse de özellikle istihdam ve toplumsal eşitsizlikler konusunda kadınların hâlâ önemli sorunlarla karşı karşıya olduğu görülüyor. İstatistikler, kadınların toplumsal yaşamda daha güçlü yer alabilmesi için politikaların ve sosyal destek mekanizmalarının önemini ortaya koyuyor.

Paylaşın

Her 10 Dakikada Bir Kadın Veya Kız Çocuğu Öldürülüyor

Birleşmiş Milletler’in raporuna göre; Dünya genelinde her 10 dakikada bir kadın veya kız çocuğu, partneri, kocası ya da bir aile üyesi olan, tanıdığı biri tarafından öldürülüyor.

Birleşmiş Milletler Uyuşturucu ve Suç Ofisi (UNODC) ve BM Kadın Birimi, 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü dolayısıyla dikkat çeken bir rapor yayınladı.

Rapora göre, dünyanın bir yerinde her 10 dakikada bir kadın veya kız çocuğu, partneri, kocası ya da bir aile üyesi olan, tanıdığı biri tarafından öldürülüyor.

Raporda, her gün 137 kadının hayatını kaybettiği ve dünyanın bütün kısımlarının şiddetten etkilendiği belirtiliyor.

Raporda, 2024 yılında yaklaşık 50 bin kadın ve kız çocuğunun partnerleri veya aile üyeleri tarafından öldürüldüğü kaydediliyor.

Bunlar, dünya çapında kadın ve kız çocuklarına yönelik tahammüden cinayetlerin yüzde 60’ını oluşturuyor.

Raporda, endişe verici bir gerçeğe de dikkat çekiliyor: Kadınlar için en ölümcül yer hâlâ ev.

Kadın cinayetlerinin ev dışında da işlendiği, ancak bunlara ilişkin veri miktarının sınırlı olduğu belirtiliyor.

BM Kadın Birimi Politika Bölümü Direktörü Sarah Hendriks, “Kadın cinayetleri tek başına gerçekleşmiyor. Genellikle davranışları kontrol etme, tehdit ve taciz gibi çevrimiçi ortamlarda da devam eden bir şiddet döngüsünün parçası oluyorlar” diyor.

100 bin kadın ve kız çocuğuna üç kurbanın düştüğü Afrika’da partner veya aile üyeleri tarafından işlenen kadın cinayetlerinin en yüksek oranda. Bunu Amerika (1,5), Okyanusya (1,4), Asya (0,7) ve Avrupa (0,5) izliyor.

UNODC’nin geçici icra direktörü John Brandolino “Ev, dünya genelinde çok sayıda kadın ve kız çocuğu için tehlikeli ve bazen ölümcül bir yer olmaya devam ediyor” diyor.

Raporda, Avrupa ve Amerika’da 2024 yılında en çok kadın cinayetinin aile üyeleri yerine, partnerler tarafından işlendiği belirtiliyor. Bu oran Avrupa’da % 64, Amerika’da ise % 69.

Arnavutluk’ta kadın cinayeti mağdurlarının yüzde 90’ı daha önce failler tarafından şiddete maruz kalmış, bazıları ise faillerin cezaevinden çıkmasından sadece birkaç gün sonra, koruma kararı gibi koruyucu tedbirlere rağmen öldürüldü.

Birçok vakada ateşli silah, keskin veya künt aletler veya fiziksel güç kullanıldı.

Raporda, cinayetlerin başlıca nedenleri olarak kıskançlık, ayrılığı reddetme, polise ihbar etme nedeniyle misilleme yapma veya ayrılıktan sonra yeni ilişkileri kabul etmeme gösteriliyor.

Bu ülkede kadın cinayetlerinden annelerini kaybeden 35 çocuk da etkilendi.

Sağlık Bakanlığı’nın raporunda yer alan rakamlara göre, Lesotho’da da partner şiddeti oranları yüksek. 15-49 yaş aralığındaki kadınların % 44’ü partneri tarafından fiziksel veya cinsel şiddete maruz kalıyor.

Ancak güvenilir veriler hâlâ kısıtlı. Raporda, kadın cinayetlerinin çoğunun yakın partnerler veya aile üyeleri arasında gerçekleştiği, aile içi şiddet, alkol kullanımı ve çatışmanın yaygın tetikleyiciler olduğu belirtiliyor.

Raporda, ateşli silahların ve teknolojinin kadın cinayetlerine olanak sağlayan unsurlar olarak ortaya çıktığı belirtiliyor;

“Bu alanda eldeki veriler, partner şiddeti faillerinin ateşli silah bulundurmasının, cinayet olasılığını önemli ölçüde artırdığını ve özel alanda işlenen cinayetlerde birden fazla kurban olma riskini % 70 oranında artırdığını gösteriyor.”

Teknolojinin aynı zamanda bir kontrol silahı olarak görüldüğü belirtiliyor.

Raporda, çevrimiçi taciz, doxing (bir kişinin izni olmadan internette özel, tanımlayıcı bilgileri yayınlama eylemi) ve görüntülü, teknoloji destekli şiddet gibi ortaya çıkan tehditlere karşı uyarıda bulunuluyor.

“Birleşik Krallık’ta 2011-2014 yılları arasında yayınlanan 41 aile içi cinayet incelemesinin analizi, vakaların % 58,5’inde mağdurun öldürülmesinden önce zorlayıcı kontrol ve gözetim uygulamak için teknolojinin kullanıldığını gösteriyor.”

Çevrimiçi zorlayıcı kontrol, gözetim ve takip gibi şiddetin, fiziksel şiddet de dahil olmak üzere çeşitli yollarla çevrimdışı alanda nasıl ortaya çıkabileceğini gösteren ve giderek artan kanıtlar bulunuyor.

Raporda, gazeteciler, eylemciler ve politikacılar gibi kamuoyunda görünürlüğü olan kadınların teknoloji kaynaklı şiddete maruz kalma riskinin daha yüksek olduğu belirtiliyor.

Hedefli politikalar da dahil olmak üzere “zamanında ve uygun müdahale” ile kadın cinayetlerinin önlenebileceği sonucuna varılıyor.

Risk faktörleri arasında ateşli silahlara erişim, takip, ilişki bozulmaları ve madde bağımlılığı yer alıyor.

Raporda, bu tür cinayetlerin gerçekleşmeden önce durdurulması için daha güçlü yasalar, koruma emirlerinin uygulanması ve daha iyi veri toplanması çağrısında bulunuluyor.

(Kaynak: BBC Türkçe)

Paylaşın

Taliban, İktidarını Güçlendirmek İçin Kadın Haklarını Kısıtlıyor

Yeni yayınlanan bir raporda, Taliban’ın Afganistan’da iktidarını güçlendirmek için kadın haklarına getirilen kısıtlamaları silah olarak kullandığı, aynı zamanda dini okulları yayarak radikalliği körüklediği uyarısı yapıldı.

Haber Merkezi / Kanada merkezli Farageer tarafından hazırlanan “Alarm Zili: Afgan Kadınların Cinsiyet Ayrımcılığı ve Artan Aşırılık Tehlikesi Konusundaki Tanıklıkları” raporu New York’ta düzenlenen Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun (BMGK) Afganistan etkinliğinde açıklandı.

Taliban’ın diğer aşırılıkçı gruplar gibi, Afgan toplumunu kontrol etmek ve gücünü korumak için kadın haklarının kısıtlanmasından yararlandığı belirtilen raporda, Taliban’ın kadın düşmanı radikal ideolojisine yönelik eğitimin sadece erkek çocukları ve genç erkeklerle sınırlı olmadığı, kız çocukları ve genç kadınları da kapsadığı belirtiliyor.

Taliban Eğitim Bakanlığı’ndan alınan verilere dayanarak yapılan araştırmada, Afganistan’da şu anda 22 bin 972 dini okulun bulunduğu ve üç milyondan fazla öğrencinin kayıtlı olduğu belirtildi. 2021 yılında Taliban’ın iktidarı ele geçirmesinden önce bu sayı yaklaşık 5 bindi. Son dört yılda Taliban sadece 269 modern okul inşa etti; bu da her yeni modern okula karşılık 85 dini okul kurulduğu anlamına geliyor.

14 ilde 600’ü kadın olmak üzere 700’den fazla kişiyle yapılan görüşmelere dayanan raporda, çoğunluğun Taliban’ın iktidara geri dönmesinden bu yana Afgan toplumunun daha radikal hale geldiğine inandığı ortaya çıktı.

Etkinlikte konuşan BM Afganistan İnsan Hakları Özel Raportörü Richard Bennett, Taliban’ın cihatçı ve dini okullara odaklanmasının Afganistan’ın geleceğini tehlikeye attığını söyledi. Bennett, grubun dini, özellikle Taliban politikalarının “boyunduruğu” altında yaşayan kadın ve kız çocuklarını kontrol etmek için bir araç haline getirdiğini belirtti.

Bennett, Taliban’ın “Erdemin Teşviki ve Kötülüğün Önlenmesi Yasası”na dikkat çekerek, bunu “katı ve baskıcı” bir toplumsal düzen dayatarak Taliban kontrolünü sağlamlaştırmak için hesaplı bir stratejinin parçası olarak nitelendirdi. Bennett, Yasanın hem Taliban baskısının bir belirtisi hem de bir aracı olduğunu söyledi.

Bennett, artan yoksulluk, sınırlı eğitim ve istihdam olanakları ve hak ve özgürlükler üzerindeki daha fazla kısıtlamanın radikalleşme tehdidini artırdığını ve bunun bölgesel ve küresel güvenlik açısından sonuçlar doğurduğunu da sözlerine ekledi.

Bennett, soruşturma mekanizmaları, cinsiyet ayrımcılığının insanlığa karşı bir suç olarak tanınması ve özellikle kadın örgütleri olmak üzere sivil topluma verilen desteğin güçlendirilmesi de dahil olmak üzere kapsamlı bir uluslararası müdahale çağrısında bulundu.

Etkinlikte konuşan Afgan sivil toplum kuruluşları üyeleri, aktivistler, eski hükümet yetkilileri ve akademisyenler de bu endişeleri dile getirerek, BM ve uluslararası toplumu durumun daha da kötüleşmeden harekete geçmeye çağırdı.

Paylaşın

Cinsiyet Sabitliğine Genel Bir Bakış

“Cinsiyet sabitliği” terimi, genellikle bireyin cinsiyet kimliğinin veya cinsiyetle ilgili özelliklerinin zaman içinde değişmez olduğunu ifade eden bir kavramdır.

Haber Merkezi / Bu terim, bağlama göre farklı alanlarda kullanılabilir:

Psikoloji ve Gelişim: Çocuk gelişiminde, cinsiyet sabitliği, çocukların cinsiyetin kalıcı bir özellik olduğunu anlamaya başladığı bir dönemi ifade eder. Jean Piaget’nin bilişsel gelişim kuramına göre, çocuklar genellikle 6-7 yaş civarında cinsiyetin sabit olduğunu (örneğin, bir erkek çocuğun büyüyünce erkek olarak kalacağını) kavrar. Bu, “cinsiyet sürekliliği” (gender constancy) kavramının bir parçasıdır.

Toplumsal ve Kültürel Bağlam: Toplumda cinsiyet rollerinin veya cinsiyet kimliğinin sabit ve değişmez olduğu fikri, bazı geleneksel görüşlerde yer alır. Ancak modern cinsiyet teorileri, cinsiyetin sabit olmayabileceğini ve akışkan (fluid) veya bireysel olarak tanımlanabilir olduğunu savunur.

Biyolojik Bağlam: Biyolojik cinsiyet (kromozomal, hormonal veya anatomik özellikler) genellikle sabit kabul edilse de, interseks durumlar veya cinsiyet geçiş süreçleri bu sabitlik algısını karmaşıklaştırabilir.

Kohlberg’in Cinsiyet Gelişimi Teorisi:

Kohlberg’in Cinsiyet Gelişimi Teorisi, çocukların cinsiyet kavramını nasıl anladığını ve cinsiyet kimliğini nasıl geliştirdiğini açıklayan bilişsel bir yaklaşımdır. Lawrence Kohlberg, Piaget’nin bilişsel gelişim teorisinden etkilenerek, çocukların cinsiyetle ilgili anlayışlarının yaşa bağlı olarak aşamalı bir şekilde geliştiğini öne sürmüştür.

Teori, çocukların cinsiyet kavramını anlamalarının bilişsel olgunlaşma süreçlerine bağlı olduğunu savunur ve üç temel aşamadan oluşur:

Cinsiyet Kimliği (Gender Identity) (~2-3 yaş):

Çocuklar bu aşamada kendi cinsiyetlerini ve başkalarının cinsiyetini tanımlayabilir (örneğin, “Ben erkek/kızım”).
Cinsiyet, genellikle fiziksel özelliklere (saç, kıyafet vb.) dayanılarak belirlenir.
Ancak çocuklar, cinsiyetin sabit veya kalıcı olduğunu henüz tam anlamıyla kavramaz. Örneğin, bir erkek çocuğun uzun saçlı bir erkeği kız sanması yaygın olabilir.

Cinsiyet Sabitliği (Gender Stability) (~3-5 yaş):

Çocuklar, cinsiyetin zamanla değişmediğini anlamaya başlar (örneğin, bir erkek çocuğun büyüyünce erkek olarak kalacağını bilir).
Ancak bu anlayış hâlâ yüzeyseldir ve dış görünüşe veya sosyal ipuçlarına bağlı olabilir. Örneğin, bir kız saçını kısa kestirirse cinsiyetinin değiştiğini düşünebilirler.
Bu aşamada çocuklar, cinsiyetin biyolojik olarak sabit olduğunu tam anlamıyla kavramamıştır.

Cinsiyet Sürekliliği (Gender Constancy) (~6-7 yaş):

Çocuklar, cinsiyetin kalıcı ve değişmez olduğunu tam olarak anlar. Dış görünüş, kıyafet veya davranış değişikliklerinin cinsiyeti değiştirmediğini fark ederler (örneğin, bir erkek kız gibi giyinse de erkek kalır).
Bu aşama, bilişsel olgunlaşmanın bir sonucu olarak görülür ve çocukların soyut düşünme yeteneklerinin gelişmesiyle ilişkilidir.

Teorinin Temel Özellikleri:

Bilişsel Odak: Kohlberg, cinsiyet anlayışının biyolojik veya sosyal etkilerden ziyade bilişsel gelişime bağlı olduğunu vurgular.
Aşamalı Gelişim: Cinsiyet anlayışı, çocukların bilişsel kapasitelerine paralel olarak ilerler.
Aktif Öğrenme: Çocuklar, çevrelerinden gelen bilgileri aktif bir şekilde işleyerek cinsiyet kavramını oluşturur.

Cinsiyet Gelişimine İlişkin Diğer Teoriler:

Kohlberg’in Cinsiyet Gelişimi Teorisi dışında, cinsiyet gelişimini açıklamak için geliştirilmiş birkaç önemli teori bulunmaktadır. Bu teoriler, cinsiyet kimliğinin ve rollerinin nasıl oluştuğunu farklı perspektiflerden (biyolojik, sosyal, bilişsel ve kültürel) ele alır.

Sosyal Öğrenme Teorisi (Social Learning Theory):

Albert Bandura tarafından geliştirilen ve cinsiyet gelişiminde çevresel etkilere odaklanan bir yaklaşımdır. Çocuklar, cinsiyet rollerini ve davranışlarını gözlem, taklit ve pekiştirme (ödül/ceza) yoluyla öğrenir. Örneğin, bir çocuk, ebeveynlerin veya medyanın cinsiyete özgü davranışlarını gözlemleyerek bunları benimser. Toplumun ödüllendirdiği (örneğin, “erkeksi” davranışlar) veya cezalandırdığı davranışlar, cinsiyet kimliğini şekillendirir.

Cinsiyet Şeması Teorisi (Gender Schema Theory):

Çocuklar, cinsiyetle ilgili bilgileri (ör. “kızlar pembe sever”, “erkekler güçlüdür”) bilişsel şemalar olarak düzenler. Bu şemalar, cinsiyet normlarını ve davranışları yönlendirir; çocuklar çevreden öğrendikleriyle cinsiyet kimliklerini şekillendirir.

Sosyal Yapılandırmacı (Social Constructionist):

Cinsiyet, biyolojik bir gerçeklikten çok, toplum ve kültür tarafından inşa edilen bir kavramdır. Judith Butler gibi teorisyenlere göre, cinsiyet kimliği ve rolleri, toplumsal normlar, dil ve performatif eylemlerle (davranışlarla) oluşturulur. Cinsiyet sabit değil, akışkan ve kültürel bağlama bağlıdır.

Ekolojik Sistemler Teorisi (Bronfenbrenner):

Cinsiyet gelişimi, bireyin içinde bulunduğu çok katmanlı çevresel sistemlerden (mikro: aile, okul; mezo: ilişkiler; ekzo: toplumsal yapılar; makro: kültür, normlar) etkilenir. Çocukların cinsiyet kimliği, bu sistemlerin etkileşimiyle şekillenir.

Paylaşın

Türkiye, Kadın İstihdamında Avrupa’nın En Alt Sıralarında

Avrupa Birliği ve Ekonomik Kalkınma ve İş Birliği Örgütü ülkelerinde kadınların işgücüne katılımı yüzde 45 – 60 arasında değişirken, Türkiye, alanda en alt sıralarda yer alıyor.

Türkiye nüfusunun neredeyse yarısını oluşturan kadınlar, sosyal ve çalışma hayatında giderek daha az yer alıyor.

TÜİK verilerine göre, 2024 yılı sonunda 85 milyonu aşan nüfusun yüzde 49,9’unu kadınlar oluştururken, bu büyük potansiyel ekonomiye ve üretime yeterince katılamıyor. Özellikle genç kadınlar, işgücü piyasasından hızla uzaklaşıyor.

TÜİK’in istihdam ve işsizlik verileri, durumun ciddiyetini gözler önüne seriyor. 15-34 yaş grubundaki okumayan ve çalışmayan kadın sayısı 4 milyon 684 bine, oranı ise yüzde 39,5’e yükseldi. Bu, en verimli çağdaki her 10 kadından yaklaşık 4’ünün üretim ve toplumsal refaha katkı sağlamadığı anlamına geliyor.

Genç kadın işsizliği de alarm veriyor. 15-24 yaş arası genç kadın işsizliği yüzde 30,6 iken, üniversite mezunu genç kadınlarda bu oran yüzde 28 olarak kaydedildi. 15-29 yaş aralığındaki genç nüfusun 4 milyon 55 bininin ne eğitimde ne de istihdamda olduğu belirtilirken, bu grubun yüzde 77’sini (3 milyon 116 bin kişi) kadınlar oluşturuyor.

Uluslararası verilerle karşılaştırıldığında, Türkiye’nin bu alandaki gerilemesi daha belirgin hale geliyor. Avrupa Birliği ve OECD ülkelerinde kadınların işgücüne katılımı yüzde 45-60 arasında değişirken, Türkiye en alt sıralarda yer alıyor.

Çalışma çağındaki kadınların sadece üçte biri işgücünde bulunuyor. Eğitimde ve istihdamda olmayan kadınların oranı ise AB ortalamasının neredeyse dört katı seviyesinde. Bu durum, toplumsal refahın artmasını engellerken, atıl işgücünün büyümesine zemin hazırlıyor.

Veriler, kadınların kayıtlı istihdamda erkeklerin çok gerisinde kaldığını gösteriyor. Kayıt dışı çalışmaya daha fazla maruz kalan kadınlar, sosyal güvenlik sisteminin dışında kalıyor. Bu durum, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde yoksulluğun kadınlar üzerinde yoğunlaşmasına neden oluyor.

Çalışma çağındaki her 4 kadından neredeyse 3’ü toplumsal ve ekonomik yaşamın dışında kalarak ekonomik bağımsızlıklarını yitirmiş durumda.

(Kaynak: ANKA)

Paylaşın

Kadın Düşmanlığı Akımı “Mizojini” Nedir? Tarihsel Kökenleri

Kadınlara yönelik aşağılayıcı veya ayrımcı tutumları ifade eden bir terim olan Mizojini, Yunanca “kadın” anlamına gelen gynē ve “nefret” anlamına gelen misos kelimelerinden türetilmiştir.

Haber Merkezi / Mizojini, kadınları cinsiyetleri nedeniyle küçümseme, onlara karşı önyargılı davranma veya düşmanca tutumlar sergileme şeklinde kendini gösterebilir. Bu davranışlar, bireysel tutumlardan toplumsal yapılara kadar farklı seviyelerde ortaya çıkabilir ve genellikle cinsiyet eşitsizliğini pekiştirir.

Mizojini, kadınlara yönelik hem açıkça ifade edilen nefret söylemlerini hem de daha örtük, günlük hayatta fark edilmeyen ayrımcı davranışları kapsar.

Mizojinin tarihsel kökenleri

Mizojinin tarihsel kökenleri, insanlık tarihinin erken dönemlerine kadar uzanır ve toplumsal, kültürel, dini ve ekonomik yapıların şekillendirdiği cinsiyet rolleriyle yakından bağlantılıdır.

Antik toplumlar ve ataerkil yapılar: Mizojinin kökenleri, ataerkil toplumların ortaya çıkışına dayanır. Antik Mezopotamya, Mısır, Yunan ve Roma gibi uygarlıklarda, kadınlar genellikle ev, aile ve üreme ile ilişkilendirilirken, erkekler kamusal alanda güç ve otorite sahibiydi.

Örneğin, Antik Yunan’da Aristoteles gibi düşünürler, kadınları “eksik erkekler” olarak tanımlamış ve biyolojik olarak daha aşağı gördüklerini savunmuştur. Bu fikirler, kadınlara yönelik önyargıların felsefi ve bilimsel temellerini oluşturmuştur.

Din ve mitoloji: Birçok din ve mitolojide, kadınlara yönelik aşağılayıcı anlatılar mizojinin kökenlerini beslemiştir. Örneğin: Yahudi-Hristiyan geleneğinde, Havva’nın yasak meyveyi yemesi, kadınların “günahkâr” veya “baştan çıkarıcı” olarak görülmesine yol açmıştır.

Bu ve benzeri anlatılar, kadınları zayıf, güvenilmez veya tehlikeli olarak gösteren kültürel normları pekiştirmiştir.

Feodal ve orta çağ dönemi: Orta Çağ’da, özellikle Avrupa’da, Hristiyanlık etkisiyle kadınlar genellikle “iffetli” veya “günahkâr” ikiliği üzerinden değerlendirilmiştir.

Kilise öğretileri, kadınların erkeklere tabi olması gerektiğini vurgulamıştır. Cadı avları (15.-17. yüzyıl), mizojinin en aşırı örneklerinden biri olarak tarihteki yerini almıştır; kadınlar, bağımsız veya normlara uymayan davranışları nedeniyle şeytanla ilişkilendirilip cezalandırılmıştır.

Aydınlanma ve modern dönem: Aydınlanma döneminde bile mizojini devam etmiştir. 18. ve 19. yüzyıl düşünürleri, kadınların entelektüel kapasitesini sorguladı ve onları “duygusal” veya “evcimen” olarak sınıflandırmıştır.

Örneğin, Rousseau gibi düşünürler, kadınların eğitiminin ev işleri ve annelikle sınırlı olması gerektiğini savunmuştur. Bu dönemde, kadınların oy hakkı, mülkiyet hakkı veya eğitim hakkı gibi temel haklardan mahrum bırakılması, mizojinin kurumsallaşmış halini yansıtmıştır.

Sanayi devrimi ve toplumsal değişim: Sanayi Devrimi, kadınların iş gücüne katılmasıyla bazı değişimlere yol açsa da, mizojini fabrika ortamlarında düşük ücretler, kötü çalışma koşulları ve cinsiyet temelli ayrımcılıkla devam etmiştir. Kadınların kamusal alandaki varlığı, genellikle tehdit olarak algılandı ve bu da mizojinist söylemleri güçlendirmiştir.

Kültürel ve bölgesel farklılıklar: Mizojini, farklı kültürlerde farklı biçimlerde ortaya çıkmıştır. Örneğin, Çin’de ayak bağlama geleneği veya Hindistan’da sati (dul yakma) gibi uygulamalar, kadınların bedenleri ve özgürlükleri üzerinde kontrol kurmayı amaçlayan mizojinist pratiklerdir. Bu tür gelenekler, kadınların toplumsal değerini erkek egemen yapılara bağlamıştır.

Günümüzde mizojini, geçmişteki açık ve kurumsallaşmış biçimlerinden farklı olarak daha örtük, incelikli ve bazen sistemik şekillerde kendini göstermektedir. Kadınlara yönelik ayrımcı tutumlar, toplumsal normlar, medya, iş dünyası, teknoloji ve günlük yaşamda hâlâ varlığını sürdürmektedir.

Türkiye’de Mizojini: Türkiye bağlamında, mizojini hem geleneksel toplumsal normlarda hem de modern yaşamda kendini göstermektedir: Kadın cinayetleri ve aile içi şiddet, mizojinin en vahim sonuçlarından.

Paylaşın